Bu dünyada her türlü katakulliye rıza gösterip, öbür dünyayı makbuz karşılığı satın almaya kalkan... Kaç euroysa ödeyip, cennette tapu kapmaya çalışan Şark kurnazı onlar.
*
Üzülmeyin sakın.
*
Gariban şehit çocuklarının yırtık pırtık çoraplarla gezdiği bir ülkede, Mehmetçik Vakfı dururken, Tanzanya’daki yoksullara iftar vermeye çalışıyorsa "vicdan sahibi" Anadolu insanı...
Söze gazeteci Akif Emre’den bir alıntıyla başlayacağım...
(...) Göstergeler ne derse desin ‘oruç iklimi’nden gittikçe uzaklaştığımız kesin. Daha çok manevi hava ve sosyal ortam anlamını kastederek kullanılan ramazan iklimi deyimi bile oruç ve zaman ilişkisinden kopamıyor. Bir kez daha, genelde insan oruç tutuyor gibi gelse de nedense o çocukluğumuzun oruçlarından eser yok. Yoksa çocukluk ortadan kalktı da haberimiz mi yok?
İftar vakti birden boşalan caddeler, içine büzülen şehirler, camlardan taşan iftar sofralarının mütevazi ışıkları her şeye rağmen orucun bizi saran iklimine işaret ediyor. Parıltılı iftar sofraları, davetler, televizyon programları münzevi bir oruç vaktinden çok cümbüşlü yaşamakları hatırlatıyor. Yine de şenlikli, ışıl ışıl camiler, kalabalık meydanlar, şehre rengini veren Ramazan ayının gelişini hatırlatıyor.
Büyükler çocukluk oruçlarını unuttukça, uzaklaştıkça saf oruçlar yerine şenlikli Ramazan gecelerine meylediyor.
Ama ben ‘oruç vakti’ni arıyorum. Çocukluğumun oruçlarını.(...)
Akif Emre’nin yazısının tamamına sinen ruh, diğer tüm yazıları gibi, son derece içten ve kıymetli bir süreci anlama kılavuzu gibi...
AKPARTİ iklimiyle memlekete yerleşen yozlaşmanın ne boyutlara ulaştığını görmek gerekiyor.
Mütedeyyin insanlar bu havayı soluyarak kirlenmekten nasıl korunacaklar?
Açın kanalları bakın “Ramazan özel” programlarına...
Kullanabileceğim en hafif ifade sanırım, “içler acısı” olabilir.
Müslümanlığın özüyle alakası olmayan hurafe ve yanlış bilgi dolu “canlı” muhabbetleri izleyin.
Estetikten, mütevazılıktan uzak, karikatürize tiplere ve gırtlaklarından çıktığına inanmakta zorlandığım o tuhaf seslere kulak kabartın.
Akif Emre’nin “anlayana” paylaştığı kaygısını ıskalamayın.
Sultanahmet’te, Feshane’de “idrak edilen” mübarek Ramazan olabilir mi?
Ramazan coşkusu gönüllerden taşan sessiz bir vecd çığlığı değil miydi?
Uzaktan okunan bir ezanın müjdesi değil miydi iftar?
Sahi ne zaman iftar sofraları, yemeklerin saçılarak ziyan edildiği şaşaalı “davet”lere döndü?
Ne zaman sessiz bir coşkuyla teravihe koşmaktan kameralar önünde göbek atmaya “upgrade” olduk?
Gelecek Ramazan utanmasa mahyalara “Welcome Ramazan” yazdıracak bu ruhsuzlar.
Rahmetli babam Öküz Aleyhisselam derdi bu zihniyetteki adamlara...
Rövanş alındı beyler...
Tamam... Sakin olun ve uzatmayın...
Deniz Fenerlemeleriyle cebe indirdiğiniz trilyonlarla yeteri kadar göbek ve kıç yaptınız...
Bundan sonrasında şuursuzluğunuzla zarar veriyorsunuz...
Neye mi?
İslam’a ve mütedeyyin insanlara...
Ekranlarınızdan yığınların Ramazan’dan artık neyi anlaması gerektiğine dair bir şablon sunuyorsunuz... Açıp izleyin...
Sonra kapatın o ekranı ve camdan yansıyan yüzünüze sessizce bakın...
Çocukluğunuzda yaşadığınız Ramazan bu muydu efendiler?
Çocuğunuzun idrak etmesini arzuladığınız İslam bu mu?
Öyleyse diyecek söz yok...
Welcome Ramazan...
Halbuki, bugün o statta enstrümantal şekilde çalınacak olan İstiklal Marşımızın orkestrasyonunu yapan kişi, Ermeni... "Ne mutlu Türküm diyene" diyebilen vatandaşlarımızdan biri o... Edgar Manas.
*
1875’te İstanbul’da doğdu.
1964’te İstanbul’da vefat etti.
1922’de İstiklal Marşımızın orkestrasyonunu yaptı; 1923 ile 1933 arasında İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda ders verdi.
*
Var mı haberi Gül’ün?
*
Ne kadar da şahane açılım yaptığını göstermek için yanına Fransız gazetecileri filan alacağına, Edgar’ın torunlarından birini alsaydı, daha iyi olmaz mıydı?
*
Madem 1915’te kese kese sülaleleri kuruttuk... "Hani soykırım?" diye sormanın, en büyük kanıtı değil midir, Mustafa Kemal’in İstiklal Marşımızı emanet ettiği Edgar Manas?
Dünkü yazıma bir not olarak ekleyeyim: Bana saldıranların bir kısmının gerekçesi sadece kıskançlık değil. Yazdıklarımdan rahatsız olan büyük bir kesim var. Bu köşede dile getirdiğim kimi bilgiler onları rahatsız ediyor. Saldırıların yoğun olarak geldiği bir yer Taraf gazetesi ve çevresi. Beni hedefe oturtmalarının altında neyin yattığı ise ortada: İlk günden beri Taraf’ın sermaye yapısının şeffaflığa kavuşması gerektiğini yazıyorum, sahiplerini ve gelir kaynaklarını sorguluyorum.
Ahmet Altan köşesinden bağırıyor, Taraf’ı sorgulayan herkese yönelik “İspat edin” diyor. Taraf’ın Cemaat tarafından beslendiğini, bir misyon uğruna bu gazetenin yaşatıldığını defalarca yazdım. Bazı yazarlar da AlkımYayınevi’nin bankalardan aldığı kredileri yazdı; bu apayrı bir konu.
Ben başka bir açıdan yaklaşıyorum.
“Rüşvetin belgesi olur mu”, ama ben yine de yazayım.
Gelin Taraf gazetesinin sayfalarını inceleyerek bu sermaye yapısı hakkında nasıl biraz düşününce gerçeklerin ortaya döküldüğüne bakalım...
Sizce Taraf gazetesinin entelektüel, kentli, liberal ve şehirli okurları Kanal 7’yi izler mi?
Ya da TV Net diye adını ilk kez duyduğum bir kanalda “Düşüne Taşına” programında ‘Ramazan Medeniyeti’ başlıklı bir tartışmaya ilgi duyar mı?
Mesela Taraf okuru parasını faizsiz bankacılığa yatırır mı?
Ya da Ramazan ayı dolayısıyla ‘Kumanya bedeli 60 YTL’yi İnsani Yardım Vakfı’na ve bu vakfın Kuveyt Türk, Albaraka Türk gibi bankalardaki hesaplarına yatırır mı?
Birkaç bin satışı var Taraf’ın. Küçümsemek için söylemiyorum. Nasıl dar bir çevre için çıktığını gösteriyor bu kısıtlı tiraj. Hedef kitlesi son derece sınırlı. Zaten gazetenin yayın çizgisi de fazlasıyla eğitimli ve üst gelir grubuna mensup insanlara hitap ediyor. ‘Kentli ve eğitimli’ okur için çıktığını iddia ediyor Taraf.
Ancak yukarıda bahsettiğim kurumların neredeyse hiçbirinin kitlesiyle örtüşmüyor. Mesela Nişantaşı, Etiler gibi semtlerde BİM mağazası bulamazsınız. Taraf gazetesini çıkartan Ahmet Altan’ın evinin etrafında da.
Ne garip bir reklam planlamasıdır ki BİM gibi bir market, çeşitli İslami bankalar, Cemaat’in kanalları Taraf’a ilan veriyor. Çok ilginç değil mi? Genellikle İslami Basın’a ilan veren yerler buralar. Ama Taraf’ı da katmışlar. Her gün Taraf’ı açınca bu gibi ilanlara rastlamak mümkün. Daha dünkü sayısında bile iki tane vardı.
İslami gazetelerinin gelir kaynaklarını aşağı yukarı biliyoruz. Nasıl desteklendikleri ortada. Bu mecralarda gördüğümüz bir reklam bizi şaşırtmıyor: Kanal 7’nin bir ilanı Vakit’te çıkınca yadırgamıyoruz. Ya da BİM’in, Bank Asya’nın.
Ama tekrar ediyorum: Bu kurumlar Taraf’a da ilan veriyor. Dahası Taraf kendisini İslamcı Basın olarak da adlandırmıyor.
O zaman bu bir anlamda para aktarımının belgesi mi acaba? İslami sermayenin Taraf’a nasıl destek çıktığının, Cemaat’in nasıl para verdiğinin bir anlamda kanıtı mı?
Ahmet Altan diyor ki “Kamu bankalarından bir kuruş para almadık.” Peki şunu soralım: Siz Vakıfbank ilanını hiç BirGün gazetesinde gördünüz mü? Vakıfbank, Cumhuriyet’e de ilan veriyor elbette. Ama Cumhuriyet’e bir kere ilan veriyorsa, Taraf’a 10 kere veriyor.
Mesela İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sanatsal faaliyetlerinin de reklamları hep Taraf’ta çıkıyor. Sahi, Kadir Topbaş bu ilanları neden Cumhuriyet’e vermiyor? Cumhuriyet okurlarının kültür sanatla ilgilenmediğini mi düşünüyor?
Şaka bir yana, Topbaş’ın bu ilanları neden Taraf’a verdiği belli. Taraf bu sayede Belediye’den de maddi destek görmüş oluyor.
Türk meydasındaki insanlar bu ilişkiyi bilmez mi? İlan akışının nasıl sağlandığını, bunun ne anlama geldiğini anlamazlar mı?
Taraf’ın sahibi de, genel yayın yönetmeni de “Bize nasıl para aktartıldığını söylesinler” diye bas bas bağırıyor. Herhalde hiç kimsenin kamyonlarla onlara un çuvalları içinde para vereceğini düşünmüyor herhalde. Ama bir sayfalık BİM ilanı tam da bunun karşılığı değil midir? Taraf’ın okurlarının ilgisini bile çekmez bu ilan, bir tek müşteri bile kazanamazlar...
Güya bizi bir yayınevinin kitap satarak kazandığı parayla bu gazeteyi çıkarttırabileceğine inandıracaklar. Beşiktaş’ta bir kitapçı dükkanı koskoca bir gazeteyi çıkartabilir mi? Alkım bir kere Ahmet Altan’ın kitabını çok sattırdı, o kadar. Habire bunu önümüze koyuyorlar, başka satan kitap var mı? Alkım Kitapevi’nin geliri Yasemin Çongar’ın uçak parasına yetmez!
Kaldı ki Türkiye’de ne çok yayınevi kuruldu, ne çok kitapevi battı. Hepsi ortada. Yazarların ne kadar kazandığını da gördük bu ayki Forbes’ta. Çok satan kitap yazarlarının bütün mali dökümü dergide var. En çok Orhan Pamuk kazanıyor; onun bile kazancı Taraf’ı çıkartmaya yeterli değil.
Kandırmasınlar Taraf çalışanlarını, işte belgesiyle Taraf’ın gelir kaynakları. Umarım aydınlaşmıştır Başar Bey ve Ahmet Bey. Bunlar görünen aktarımlar, görünmeyenler de zamanla ortaya çıkar.
Taraf bir tane ilanı hak ediyor. O da Alkım Yayınları’nın verdiği yarım sayfalık kitap ilanları... Bilmeyenlere söyleyeyim: Alkım zaten Taraf’ın sahibi...
Hürriyet iyi bir gazetecilik yaparak, Almanya’daki Deniz Feneri davasını manşetine taşıyor.
“Hayır hasenat” kisvesi altında yapılan bir büyük üçkağıdı.
Sabah Gazetesinde çalıştığım dönemde bu olayın peşine düşmüştük.
Almanya temsilcimiz Ali Gülen dosyayı takip etmeye başlamıştı.
Kanal 7 bünyesini kullanan, RTÜK Başkanı Zahit Akman’a kadar uzanan bir büyük rezalet söz konusuydu.
Almanya’da Deniz Feneri Derneği aracılığıyla fakir fukaraya yardım için milyonlarca avro toplanıyor ancak bu paralar fakirlere falan gitmiyor, iç ediliyordu.
Alman adaleti olayı ortaya çıkarmış soruşturuyordu.
Biz de takip ediyorduk.
Haber olgunlaşmadan Sabah bizden gitti.
Sonrasında olayı takip eden Ali Gülen Sabah’tan kovuldu yerine Star Gazetesi yayın yönetmeni Mustafa Karaalioğlu’nun daha önce boyacılık yapan, sonra Anadolu Ajansı’na giren kardeşi getirildi.
Sabah olayı takip etmedi.
Ama Hürriyet etmiş.
İyi de etmiş.
Türk medyası Şaban Dişli’nin üzerine epey gitti ya, Şaban Dişli’nin yaptığı iddia edilen olay, Deniz Feneri rezaletinin yanında “Çerez” bile olmaz.
Şaban Dişli olayı bireysel bir olaydır.
Deniz Feneri rezaleti ise kurumsal.
Bir büyük organizasyondur.
Dolandırıcılık amaçlı, vatandaşlarımızın hayırseverliğini kullanan bir büyük pislik.
Bu büyük rezalete imza atanlar, o dönem Kanal 7 bünyesinde bulunuyorlardı.
Ve ne yazıktır ki, bugün AKP içinde de Kanal 7 bünyesinden gelme pek çok isim var.
Şimdi merak ettiğim şu, Dişli vakasında Türk siyasi ölçüleri içinde duyarlı davranan AKP acaba Deniz Feneri soygununda aynı duyarlılığı gösterebilecek mi?
Bu soruşturmayı Türkiye’ye taşıyabilecek mi?
Fakir fukara üzerinden vurgun yapanları yargı önüne taşıyabilecek mi?
Üst makamlara taşıdığı, dönemin ilgili isimlerinden hesap sorabilecek mi?
Yoksa “Soygun Almanya’da yapılmış. Bizi ilgilendiren bir şey yok” mu diyecek.
Merakla bekliyorum.