Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

ERHAN EVİRGEN

HER MÜNAKAŞANIN TEMELİNDE BİRİSİNİN CAHİLLİĞİ YATAR.

Mart 2008 tarihli yazilar (sayfa 1)Mart 2008 tarihli diger ogeler resimler , videolar

HÜRRİYET-BÜYÜKANIT

 Görev e geldiği günden bu yana ilk kez KKTC'ye giden ve 3 gündür Ada'da temaslarda bulunan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, ayrılmadan önce havalanında basın toplantısı yaptı.

Çok koyu Fenerbahçeli olduğu bilinen, hatta Fenerbahçe şampiyon olduğunda gece konvoya çıkan, fırsat buldukça maçlara giden Büyükanıt'a basın toplantısında bu akşamki derbi soruldu. Büyükanıt'ın verdiği cevap uzun süre tartışılacak cinstendi: FENERBAHÇELİ OLDUĞUMU TOPRAĞIN ALTINDAKİ SOLUCANLAR BİLE BİLİYOR.GÖNLÜM TABİ Kİ FENERBAHÇE'NİN KAZANMASINDAN YANA...

OKTAY EKŞİ-KEŞKE İYİMSER OLABİLSEK

  Keşke iyimser olsak


BİRİLERİNİN iyi niyetli olması yetse, bir süredir gündemin temel maddesi haline gelen "gerilim" ortamından demokrasinin kendi kurallarına göre işlediği Türkiye’ye geçmek kolay olurdu.

Oysa öyle bir ortamdan maalesef çok uzağız. O nedenle de bu konuda inisiyatif kullanan kesimlerin istedikleri noktaya ulaşabileceklerinden çok kuşkuluyuz.

Kuşkuluyuz çünkü gerilimin tarafları aynı kafa diliyle konuşmuyorlar.

Daha açık söyleyelim:

İktidarın bir numaralı ismi Başbakan Tayyip Erdoğan artık parti programını değil, kafasındaki programı uyguluyor. Kafasındaki program da, Anayasa’nın koyduğu ve koruduğu temel değerlerle çatışıyor.

Politikada çatışıyor, uygulamada çatışıyor.

Politikada ve uygulamada çatıştığını anlamak için fazla kanıt aramaya gerek yok. Sadece Yargıtay Başsavcısı’nın, Adalet ve Kalkınma Partisi hakkında açtığı dava nedeniyle gösterdiği tepkiye bakınca bunu görmek mümkün. Çünkü o konuda sıkıntısı olmasa, "Savcı dava açsın. Ne zararı var? Yüksek yargı nasıl olsa doğru olanı görür" diyecek kadar kendine güvenmesi gerekirdi.

Elbet partisini savunacak, elbet iddiaları çürütmeye çalışacak. Ona kimse bir şey diyemez. Ama telaşından anlıyoruz ki Erdoğan korkuyor. Nitekim Anayasa’da değişiklik yapıp mahkemenin "kapatmaya" karar vermesini önleme çabaları başka bir şeyi değil, bu korkuyu gösteriyor.

Ama dikkat edin, Başbakan Erdoğan, "Gerilimi gidermek için herkes bir adım geri atsın" diyenlere "Neden geri adım atacağım, onu bilmem lazım" diyor. Dahası, "Ben bin düşünür bir adım atarım" diyerek bugünkü duruma geleceğimizi kendisinin hesap ettiğini söylemiş oluyor.

Demek ki "Türkiye kazanacaksa ben kaybetmeye hazırım" şeklindeki sözleriyle sanki yumuşamaya yeşil ışık yakıyormuş gibi verdiği mesaj değil, asıl yukarıdaki sözler onu yansıtıyor.

Başkasını da beklemeyin. Çünkü Sayın Tayyip Erdoğan -muhtemelen önümüzdeki yıl yapılacak yerel yönetim seçimlerini de dikkate alarak- artık "oy" için konuşuyor. Seçmenin "dini duyarlıklarını" o yüzden malzeme olarak kullanıyor. Daha da önemlisi, devleti -ve tabii Türkiye’yi- kafasındaki modele uygun bir şekle sokmak için adım adım, aşama aşama gidiyor.

Zaten sorun da bundan çıkıyor.

Çünkü Erdoğan bu çizgiden ayrılmadıkça (ki artık çok zor, çünkü iktidarını o çizgide olmasını isteyen seçmene dayanarak ayakta tutacağını düşünüyor) kimse fazla bir şey beklemesin.

Bir zamanlar İsmet İnönü ile Adnan Menderes (yahut CHP ile DP) arasında da böyle çok büyük gerilim yaşanırdı. Ama bu gerilimi sistemin uzun süre taşıyamayacağı bilindiği için, bir bahane yaratılır, taraflar arasında "bahar havası" diye isimlendirilen bir döneme girilirdi. Lakin özellikle Menderes’in İsmet Paşa’ya karşı duyduğu aşağılık kompleksi bir süre sonra işlerin bozulmasına sebep olurdu.

O dönemdeki sorun "kişisel" denebilecek türdendi. Oysa burada -yukarıda da söyledik- mesele anayasal sistemin temel değerlerini koruyacak mıyız, yoksa koruyormuş gibi görünürken altının oyulmasına göz yumacak mıyız tartışmasından çıkıyor. O yüzden çok daha önemli görünüyor.

BEKİR COŞKUN-TANGO

  Sondan bir önceki tango...


BENCE bu "Herkes bir adım geri..." girişimi, daha çok AKP’yi kurtarma operasyonu.

AKP’nin hiddetinden çekindikleri için ve iktidara "Her şeyi berbat ettiniz, geri adım atın" diyemedikleri için... Yerinden kıpırdamamış olanları da içine katıp "Herkes bir adım geri" diyorlar.

Başka kim bir adım geri atacak?..

Bir adım olsun yerinden kıpırdatılamayan CHP mi?

AKP’nin adımlarını kolaylaştıran MHP mi?

Kayıp parti DSP mi?

Yaşar Paşam mı?..

Yüzde 60’ı zaten AKP’nin emrindeki medya mı?..

Böyle bir YÖK Başkanı ile üniversiteler mi?..

Senede bir-iki gün belki meydanlara dökülen, ama dizine vurmaktan başka bir şey yapamayan o yiğit aydınlık yüzlü kadınlarımızdan başka kim ileri adım atmış da, şimdi geri adım atsın...

*

Tango mu bu:

"Şimdi karşılıklı olarak birer adım geri..."

AKP’nin adım adım tüm devleti ele geçirdiğini ve laik cumhuriyet değerlerini ayakları altına alarak palas pandıras ölçüsüz adımlar attığını bilmeyen var mı?

Mustafa Kemal’in çizgisinde zar zor durmaya çalışan neredeyse bir azınlık ise düşmemeye çalışıyor, 85 yıl önceki yerinde...

Nasıl geri adım?..

Niçin?..

*

"Herkes bir adım geri" diyenler yine bir büyük hatanın adımını atıyorlar aslında:

Her şeye rağmen AKP’yi kurtarma adımı.

AKP; laik cumhuriyete, hukuka, rejime, çağdaşlığa karşı suç işlemişse "Herkes bir adım geri" diyerek onu kurtarmaya çalışmak... İktidar binbir türlü suç işlerken sessiz kalıp ama yargı yakasına yapıştığında onu kurtarmaya kalkmak...

Neyin nesi?..

Tuzu kuru olanlar; göz göre göre AKP’nin iktidarını sürdürmesini istiyorlarsa ve onunla dansı sürdürmekse niyetleri...

Çok sürmez...

Çünkü AKP sona geldi.

Bu bir tango ise...

Sondan bir önceki tangodur...

SERDAR AKİNAN-SENARYO

  Senaryo

AK Parti sine-i millete döner mi?

Gözüken o...

Zira, sanılanın aksine, dosya sağlam-mış...

Ve, ‘’Anayasa Mahkemesi kapatır’’ diyenler de en çok AKP’liler-miş...

Halka gitmek bir taktik.

Nasıl bir taktik?

“Yakındakini hakla, uzaktakini oyala...’’ taktiği.

Peki, Başbakan hakkında Demokles’in Kılıcı gibi bekleyen yolsuzluk dosyaları?

İşte en büyük sorun burada saklı.

Sandıktan yüzde 62 ile çıktın ve hemen ertesinde Anayasa Mahkemesi siyaset yasağı koydu...

Emanetçi kim olacak? Nasıl yürütecek?

Sayın Erdoğan açısından büyük kaos...

Erdoğan yoksa AK Parti de yok.

Gelinen noktaya bakıyorum da gerçekten şu Ergenekon terör örgütü çökertilmeseydi halimiz nice olurdu diye korkuyorum.

Ergenekon’un ne denli güçlü ve ne denli tehlikeli bir yapılanma olduğunu içine düştüğümüz durumdan anlıyoruz.

Bu arada bir katkı da benden soruşturmayı yürütenlere...

Tutuklu gazeteci Vedat Yenerer’i tanırım... Sevgi Erenol’a verdiği plaket aslında C-4’tendi kimselere çaktırmamıştır uyanık.

Vedat’ın evinde 130 yıllık “vahim nitelikli’’ çakaralmazı bulmuşlar ama Irak’tan getirdiği stingerları yakalayamamışlar. Bu istihbarat şube dökülüyor diyorum kimse dinlemiyor.

Hele İlhan Selçuk; hani şu Ergenekon adlı terör örgütünün ‘fikir babası’ ihtiyar ne çakaldır bilmezsiniz.

Tüm bu süreci Cumhuriyet’teki gizli toplantılarda planladı.

Şemdinli’de kitapçıyı bombalattı, ardından Danıştay’ı bastırdı, Rahip Santoro, Hablemitoğlu’nu ve Hırant Dink’i öldürttü, Cumhuriyet’I bombalattı sonra bombaları ve adamlarını ihbar etti...

Şimdi Fenerbahçe’nin şampiyonluğu kadar Erdoğan’ın da hapse girmesini bekliyor.

Şimdi gözaltılarda 6. dalgayı bekliyoruz.

Malum emekli paşalar sırada...

AK Parti’li bazı kalemler adlarını mahcubiyetten rumuzla yazdı... Ben yardımcı olayım sayın savcımıza...

Sırada Emekli Paşa Doğu Silahçıoğlu var. Yargıtay’ın ek iddianamesinden sonra -cevaben- alınacakmış.

Kendisi iki numaraymış... Bir numarayı Şamil ağbi biliyormuş... O yazsın...

Ergenekon’da 1 ve 2 numara da tutuklandıktan sonra ülkede asayiş berkemal olacakmış.

Bu eli kanlı terör örgütünün neyle suçlandığını sayın savcı ve istihbarat şube büyük bir gizlilikle 8 aydır kamudan saklıyor.

Ancak, Fehmi Koru’nun çeşitli mahfillerde anlattığına göre iddianame 2012’de Marduk gelmeden bir ay önce açıklanacakmış.

O tarihe kadar Ertuğrul Özkök ve Yalçın Küçük tutuklanıp aynı koğuşa konacakmış. Serdar Turgut tövbe edip namaza başladığından Hürriyet’in başına getirilecekmiş...

2009 Nisan ayında cemaat alt katı mescit haline getirilen Airbus 380 ile Hocaefendi’yi memlekete getirecekmiş.

Cumhurbaşkanı Gül, Said-i Nursi Havalimanında Fethullah Gülen’ i karşılayacak ve İstanbul’un anahtarını takdim edecekmiş.

Cemaate ait bu uçak daha sonra okullar arası charter seferine başlayacakmış.

Gördünüz ya senaryo muhtelif...
 

HINCAL ULUÇ-İLHAN AĞABEY

İlhan Ağabey!..

Dünkü yeni yetme(ler) İlhan Ağabeye kin, öfke, nefret, hırs ve esas kıskançlık içinde saldırmaya devam ediyor. İbretle izliyorum.. Bu şaşkın beslemeler 50 yıldır hep var..
O zamanın demokratları (!) İlhan Ağabey'e "Komünist" diye saldırırlardı.
Bugünün demokratları (!) "Faşist" diyorlar.. Oysa, İlhan Ağabey 40 yıldır, ayni yerde, ayni düşünce, ayni eylem ve ayni söylemleriyle dimdik duruyor..
Özgürlük, eşitlik ve sosyal adalet savaşçısı, laik bir Atatürk Cumhuriyetçisi.. Asıl gerçek demokrat o!..
Sahteler, gerçeğe tahammül edemezler.. Çünkü sahte ucuzdur. Sahte her yerde bulunur. Sahteye, alıp kullanan bile itibar etmez.. İlk fırsatta fırlatıp atar. Yenisi bol ve daha ucuzdur çünkü. Temizleme zahmetine bile değmez.
Yani değişen bu beslemelerin efendileri.. Sahiplerine göre kişniyorlar, o kadar.
İlhan Selçuk, hep ayni İlhan Selçuk!..
Türk medyasının 83 yaşındaki onur ve saygınlık anıtı!..

ORAY EĞİN-GALATASARAY-1

 

Bu adam beni şaşırtıyor. Hepimiz yaşlılığından bahsediyoruz, geleceği bir muammaya dönüşüyor, alzheimer tedavisi gördüğü biliniyor, o da gizemli ortadan kayboluşlar yaşıyor ama eninde sonunda dönüyor ve Galatasaray’daki görevine devam ediyor. Karl Heinz Feldkamp şimdi de “Galatasaray’ın yeni teknik direktörünü seçeceğim” diyor şimdi de. Bu görev ona ihale edilmiş.

Bunun üzerine dün odatv.com’da çok çarpıcı bir analiz yayına girdi: Sabah gazetesinde teknik direktör adayı olarak Abdullah Avcı’nın adının anılmasıyla Feldkamp’ın bu açıklamasının ne gibi bir ilişkisi olabilirdi? Analizde “Önümüzdeki dönemde Türk futbolunda Galatasaray’ın yeni teknik direktörünün kim olacağı değil,” “Fethullah Gülen Cemaati’nin Galatasaray’a nasıl nüfuz edileceği tartışılacak!” deniyor.

Şimdi bu karmaşık resmi açmak için geçmişten bir-iki hatırlatma yapalım.

Feldkamp, Galatasaray’da ikinci kez teknik direktör olarak göreve başlamadan önce Zaman gazetesi üzerinden Fethullah Gülen çevresiyle iyi ilişkiler kurmuştu. Hatta bir dönem gazetede yazılar yazdı, Zaman’ın “Yılın sporcusu” ödül töreni başta olmak üzere çeşitli cemaat etkinliklerinde ön safhada yer aldı, onur konuğu olarak ağırlandı.

“Bu satırları 6 Haziran 2007’de yazdım: “Bugün Hakan Şükür niye ısrarla takımda tutuluyorsa, Feldkamp da o yüzden Galatasaray’a getirildi. Galatasaray çoktandır bir mali kriz içinde. Son dönemde Seyrantepe projesi takımın ciddi bir mali desteğe ihtiyacı olduğunu ortaya koydu. Bu projenin hayata geçmesi için sıcak para gerekiyor. Galatasaray bu sıcak paraya Feldkamp ve Hakan Şükür sayesinde bir ‘çevre’den kavuşmuş olabilir mi?”

“Abdullah Avcı hakkında da 2 Ocak 2008’de şu yorumu yapmıştım: “Abdullah Avcı tercih edilirse futboldan çok başka mevzulara odaklanmamız gerekecek gibi görünüyor. (...) Avcı’nın yardımcısı da Galatasaray’ın muhafazakâr kanatından eski bir futbolcu: Arif Erdem. Neden oraya yerleşti, tecrübesi ve yeteneğiyle çok başarılı olduğu söylenen Avcı’nın yanında nasıl yer buldu, bu da bir muamma. İnsan ister istemez benzer çevrelere mensup insanların birbirine destek çıkabileceği ihtimali üzerinde konuşuyor.

“Odatv.com’un analizinde ise benim ima ettiğim ‘çevre’nin Gülen Cemaati olduğu açık açık yazılmış: “Fethullah Gülen Cemaati’nin takım içinde köklü bir değişim için büyük kulis yaptığı iddia ediliyor. Feldkamp’ın bu açıklamasının yeni başkan Adnan Polat’ın izin vermesinin altında ise Abdullah Avcı’ya karşı çıkacak grupların tepkisini almamak olduğunun yattığı söyleniyor.”

Adnan Polat ilginç bir adam. Geçmişte tarikatçı olduğu suçlamasıyla takımda temizlik operasyonu yapmaya çalışmıştı. Kendisi Alevi kökenli ve bu bakımdan da Galatasaray’da bir ilk. Üstelik aynı Polat, Galatasaray camiasında kabul görmek adına Abdürrahim Albayrak gibi yeteri kadar “beyaz” olmayan biri yerine Yiğit Şardan ve Cemal Özgörkey gibi vanilya beyazı isimleri yöneticileri aldı.

Kısa süre önce, Adnan Polat-Feldkamp-Hakan Şükür ilişkisini konuştuğum bir cemaat önde geleni ünlü işadamının kendilerine yakın olduğunu söylemişti. Kendi kendime ‘Herkesi kendilerine yakın sayarak güçlerinin yaygınlığını ispat etmeye çalışıyorlar’ diye düşünmüştüm; Polat’ın sicili ve Aleviliğinin buna engel olacağını zannederek.

Ama Galatasaray’la ilgili yapboz parçalarından da anlaşılıyor ki bir şekilde Polat’la Cemaat temas içinde. Feldkamp’ı getiren bizzat Polat. Ayrıca unutmamak gerekir ki, Adnan Polat inşaatlar yapan bir işadamı. Gülen Cemaati de iş dünyasında insanın yolunun kolaylıkla kesişebileceği biri... Paranın dini imanı; kısacası.

Her şey bir yana, yeteri kadar şık bulmadıkları için Abdürrahim Albayrak’ı istemeyen Beyaz Türk yöneticiler kulübün hocaefendinin himayesine geçme operasyonuna sessiz mi kalacaklar? Cemal Özgörkey, Yiğit Şardan?

FATİH ALTAYLI-SORUNUN KAYNAĞI

Sorunun kaynağı sorun çözücü

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül nasıl da ince ince siyasete giriyor, nasıl da mesajlar veriyor.
Ülke gergin.
Her kafadan bir ses çıkıyor.
Mecliste herkes birbirine girmiş.
Salim düşünen yok.
Memlekete ne olacağını değil, siyasi rakibe nasıl geçireceğini düşünüyor herkes.
Başbakan Erdoğan "Öfke belagatinin esiri" olmuş.
Baykal yakaladığını ipi çekiyor.
Bahçeli AKP’ye taşı verip kuyuya attırmış. Çıkaramamasını keyifle izliyor.
Millet hepsine lanet okumak üzere.
Devreye "Salim" bir ses giriyor.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül.
Herkesin uzlaşmadan söz ettiği ama kimsenin uzlaşma adımını atmadığı bir ülkede "Uzlaştırıcı" olmak için devreye giriyor.
Halka, topluma, seçmene mesaj veriliyor.
"Bakın ben ne kadar sağduyuluyum. Hepsi birbirine girmişken ben devreye girdim"
Doğru mu?
Elhak doğru.
Gül sorunu çözmek için devrede.
Peki bugün yaşanan gerilimin nedeni ne, başlangıcı nerede?
Onu kimse hatırlamıyor, hatırlatmıyor.
22 Temmuz seçimlerinden hemen sonra Başbakan Erdoğan seçim öncesi ve gecesi verdiği mesajlar doğrultusunda Cumhurbaşkanlığı konusunda uzlaşma aramak için elinde listeyle muhalefetle görüşmeye hazırlanırken ani bir biçimde Cumhurbaşkanlığı adaylığının sürdüğünü açıklayarak gerilimin ilk tohumlarını atan bugünün "Uzlaştırıcı aklıselimi" Abdullah Gül değil mi?
Hadi bunu bir kalem geçelim.
Cumhurbaşkanlığı zaten onun hakkıydı. Anayasa Mahkemesi’nin saçma
367 kararı olmasaydı zaten o Cumhurbaşkanı olacaktı diyelim.
Ya son gerilim kimin eseri? Türban gerilimi kimin eseri?
Hatırlayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hiç bir yöneticilik vasfı ve kariyeri olmayan, Malezya’dan profesör Yusuf Ziya Özcan’ı YÖK başkanı olarak atamadı mı?
Gül’ün şapkadan çıkararak atadığı YÖK Başkanı’nın ilk demeci "Türbanlı kızlarımızın üniversite çilesini sona erdireceğim" değil miydi?
YÖK Başkanı bu demeci Cumhurbaşkanından icazet alarak verdiğini söylemedi mi?
Bu demeç sonrası YÖK Başkanı’nı "Aman hocam ipimizi çekerler" diye uyaran Başbakan Erdoğan olmadı mı?
Bugün yaşadığımız gerilimlerin temelinde Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmadan önce ve olduktan sonra koyduğu iki dinamit yok mu?
O Abdullah Gül şimdi uzlaştırıcı adam olarak devreye giriyor.
Onun koyduğu dinamitlerle ortaya çıkan toz dumanda herkes kirlenirken Abdullah Bey tertemiz.
Geleceğin siyasetçisi.
İlk seçilmiş Cumhurbaşkanı da olur bu gidişle.
Helal olsun.

RAHMİ TURAN-ERGENEKON DESTANI

Ergenekon Destanı!


BİR "Ergenekon" lafıdır gidiyor... Nedir bu Ergenekon ya da Ergenekon olayı?

Son dönemde her soruşturmaya bir isim takmak moda oldu. Ahtapot Operasyonu, Balyoz Operasyonu... Neşter Operasyonu... Balina Operasyonu, Kasırga Operasyonu, ve saire...

Polisin, baskınlara ve soruşturmalara verdiği isimler bunlar...

Soruşturmayı başlatan savcı ya da polis şefleri, olaya renk katmak için yaparlar bunu... Aslında yanlış bir uygulama... Çünkü bu isimlerle peşin bir hüküm de ilan edilmiş olunuyor, sanıklar aklansa bile izi silinmiyor, ileride hepsi bu operasyonların isimleriyle anılıyor!

"Ergenekon Operasyonu" adı verilen soruşturmanın içine İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu ve Doğu Perinçek gibi kamuoyunda önemli yerleri bulunan isimlerin katılmasıyla soruşturma daha da ilginç bir hale getirildi.

Temel gerekçe: "Ergenekon" adı verilen bir çetenin Türkiye’de darbe yaptırmak için ortamı hazırlamaya yönelik eylemler planladığı ileri sürülüyor.

9 ay önce, 12 Haziran 2007’de, İstanbul Ümraniye’deki bir gecekonduda 27 adet el bombasının bulunmasıyla başlatılan soruşturma bugünlere kadar geldi...

* * *

Birçok kişi bana sordu: "Nedir Ergenekon? Ne anlama geliyor bu?"

Aslında bilinmesi gereken bir kelimedir bu... Ergenekon, Göktürklerin Orta Asya’da türeyişiyle ilgili olarak anlatılan bir destandır. Türeyişin hikáyesi özetle şöyledir:

Türklerin atası, Orta Asya’da yaşıyordu. Bağlı olduğu boy Hunların bir bölümü idi. Aşine adını taşıyordu. Bu boy, komşu milletlerden biri tarafından yok edildi. 10 yaşında bir çocuk sağ kaldı. Onun da kollarını ve aylaklarını kesip, ölmesi için bir kamışlığa bıraktılar.

Bu çocuğu dişi bir kurt besledi. Düşmanların hanı, çocuğun yaşadığını öğrenince öldürülmesi için adam yolladı. Kurt, çocuğu alıp Altay Dağları’nın kuşattığı bir bölgeye götürdü. Bir mağarada besleyip, büyüttü. Ondan 10 çocuk doğurdu. Bu çocuklar yetişip evlendiler. Her birinden bir boy türedi.

İçlerinden biri Aşine boyu idi. Bu boy genişledi. "Ergenekon" adını verdikleri bölgede 400 yıl kaldılar. İyice çoğaldıktan sonra artık Ergenekon’a sığmayacaklarını anlayarak çıkmaya karar verdiler. Fakat yol bulamıyorlardı. O zaman bir demirci dedi ki: "Burada, yolumuzu kesen dağ, demirden meydana gelmiş... Onu eritelim, geçit açılır!"

Dağın geniş bir yerine odun ve kömür yığdılar. Kalın derilerden büyük körükler yapıp 70 yere kurdular. Hep birlikte körüklediler. Sonunda, yüklü bir devenin geçeceği kadar yol açıldı. Ergenekon’dan çıkarak, hanları Börteçine’nin önderliğinde, düşmanları yendiler.

Börteçine "Bozkurt" anlamına geldiği için, bu Türk boyuna "Bozkurtlar" adı verildi.

* * *

İşte, İstanbul’daki son operasyon, "Türklerin türeyiş destanı"nın adıyla anılıyor.

Böyle cafcaflı adlar takılan birçok operasyon fos çıktı ama isimleri akıllarda kaldı, sanıklar da hep damgalanmış gibi "Filanca operasyonun sanığı" diye anıldı.

Aradan 9 ay gibi uzun bir süre geçmesine rağmen "Ergenekon Operasyonu" konusunda fazla bir şey bilmiyoruz. Bildiğimiz, ilk gözaltına alınmaların Haziran 2007’de olduğu, daha dava başlamadığı gibi, henüz bir iddianame bile hazırlanmadığıdır.

Sanıklar neyle suçlanmaktadır, belli değil... Neden yargı önüne çıkarılmıyorlar, o da belli değil... Soruşturmayla ilgili yayın yasağı da var fakat iktidara yakın gazeteler için bu yayın yasağı geçerli değil! Onlar için atış serbest! Çarşaf çarşaf bilgi ve belge yayınlıyorlar!

Ergenekon’un büyük, çok büyük, kökü derinlerde olduğu söyleniyor. Ne kadar derin, o da belli değil... Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın deyimiyle; Türkiye’nin ilerlemesini istemeyenler çok önemli yerlere sızmışlar... AKP’nin kapatılma davasını "Ergenekon Çetesi"nin planladığı bile ima ediliyor! Oysa ortada henüz bir iddianame yok!

Durum böyle sevgili okurlar... Bizim demokrasimiz bize benziyor!

DENİZ GEZMİŞ-SON MEKTUP

 Project_0002

Ölmeden önce ailesine yazdıgı mektup.



Baba, Mektup elinize geçtiginde ben aranızdan ayrılmıs bulunuyorum.
Ben ne kadar üzülmeyin dersem yine de üzüleceginizi biliyorum. Fakat
bu durumu metanetle karsılamanı istiyorum, insanlar dogar, büyür,
yasar, ölürler, önemli olan çok fazla yasamak degil, yasadıgı süre
içinde fazla seyler yapabilmektir. Bu nedenle ben erken gitmeyi normal
karsılıyorum. Ve kaldı ki benden evvel giden arkadaslarım hiç bir
zaman ölüm karsısında tereddüt etmemislerdir. Benim de düsmeyecegimden
süphen olmasın, oglun, ölüm karsısında aciz ve çaresiz kalmıs
degildir, o bu yola bilerek girdi ve sonunun da bu oldugunu biliyordu.
Seninle düsüncelerimiz ayrı ama beni anlayacagını tahmin ediyorum.
Sadece senin degil Türkiye'de yasayan Türk halkının da anlayacagına
inanıyorum. Cenazem için avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca
savcıya da bildirecegim. Ankara'da 1969'da ölen arkadasım Taylan
Özgür'ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul'a
götürmeye kalkma, annemi teselli etmek sana düsüyor, kitaplarımı küçük
kardesime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı
olmasını istiyorum, bilimle ugrassın ve unutmasın ki bilimle ugrasmak
da bir yerde insanlıga hizmettir, son anda yaptıklarımdan en ufak
pismanlık duymadıgımı belirtir, seni, annemi, agabeyimi ve kardesimi
devrimciligimin olanca atesi ile kucaklarım.
Sana ben her zaman için mütesekkirim. Çünkü Kemalist düsünceyle
yetistirdin beni... Küçüklügümden beri evde devamlı Kurtulus Savası
anılarıyla büyüdüm. Ve o zamandan beri yabancılardan nefret ettim.
Baba, biz Türkiye'nin ikinci Kurtulus savasçılarıyız. Elbette ki
hapislere atılacagız, kursunlanacagız da... Tıpkı Birinci Kurtulus
Savası'nda ol dugu gibi... Ama bu topraklan yabancılara
bırak­mayacagız. Ve bir gün mutlaka yenecegiz onları... Düsün baba;
Bugün hükümet isini, gücünü bırakmıs bizimle ugrasıyor. Çünkü bizden
baska gerçek muhalefet kalmamıs durumda. Ve hepsi Kemalist çizgiden
sapmıslar. Ve tarih önünde hüküm giymis durumdadırlar. Biz çoktan
onları tarihin çöplügüne atmıs durumdayız.
28 Ocak 1971

ORAY EĞİN-DOĞU PERİNÇEK

Ergenekon kapsamında gözaltına alınan, daha sonra da tutuklanarak Bayrampaşa Cezaevi’ne konulan isimler arasında hemen herkes titriyle, çalıştığı yerle anılıyor. Doğu Perinçek: İşçi Partisi genel başkanı ve Aydınlık başyazarı. Serhan Bolluk: Aydınlık’ın genel yayın yönetmeni. Ferit İlsever: Ulusal TV genel yayın yönetmeni.

Biri hariç.

Ondan sadece “gazeteci” olarak bahsediliyor: Adnan Akfırat.

Kendisi daha evvel Aydınlık’ta çeşitli görevler üstlendi ama şu anda editoryal titri yok. Sadece Aydınlık’ın yönetim kurulu üyesi, bir de Türk-Çin İş. Der. Genel Sekreteri olarak geçiyor adı. Birkaç yıldır imzası bile çıkmıyor!

Aydınlıkçılar’ın tutuklanmasına sebep olan belgeler, adı “gazeteci” olarak geçen Akfırat’ın dosyaları arasında bulundu. Yargıtay binasının krokisinin, kaçış planının vs.’nin olduğu bir CD ve bilgisayarında faili meçhul cinayetlerin gerçekleşmeden anlatıldığı bir belge.

Eğer Aydınlık’ı yakından takip ediyorsanız - ki pek çoğunuz da okumuyordur - derginin bir süredir Ergenekon’la ilgili yayınlar yaptığını gözlemleme şansınız olmuştur. Uzun zamandır takip ettiğim Aydınlık, bir süredir çeşitli toplantılardan dolayı kendilerinin de başının derde gireceğini, gözaltına alınacaklarını yazıyordu. Dergi yaklaşan fırtınayı bekliyordu.

Daha da ilgincini söyleyeyim: Doğu Perinçek takip edildiği gerekçesiyle savcılığa bir dilekçe verdi ve yapılan soruşturma sonucu takip edenlerin polis oldukları ortaya çıktı.

Doğu Perinçek ve arkadaşları aynen hesap ettikleri gibi gözaltına alındılar. Başlarına gelecekleri biliyorlardı.

Peki, merak ediyorum, yaklaşan tehlikeden haberdar olan birileri neden başlarını iyice belaya sokacak belgeleri saklamakta ısrar eder? Gazeteci ya da değil, birinin eline geçmişse bile Yargıtay krokisi, çıkış planı gibi önemli evraklarla kimin ne işi olabilir?

Nitekim Doğu Perinçek, 60’ların sonundan beri hayatını siyasi mücadele içinde geçirmiş bir figür. Hep göz önünde olmuş, gözaltlarından, cezaevlerinden geçmiş, suçlanmış. Böylesi belgeler bulundurulmaması gerektiğini iyi bilmesi gerekir.

Danıştay’a saldırı olmuşken, birinin çantasından Yargıtay’ın krokisi çıkar mı... Olacak iş mi bu...

Galiba Doğu Perinçek, arkadaşı Adnan Akfırat’ın tuzağına düştü, ona güvenerek yanıldı. Zira bütün belgelerin Akfırat’tan çıkması bir hayli şaşırtıcı.

Peki sadece “gazeteci” olarak anılan Adnan Akfırat kim?

Daha evvel de adı çeşitli vesilelerle anılan Akfırat, fiilen gazetecilik yaptığı yıllarda devletin sinir merkezlerinde insanlarla görüşmelerde bulundu, çoğu zaman da Doğu Perinçek’i yanıltan haberleri yayımlattı. Turgut Özal’a ateş edenin Kartal Demirağ olmadığı, bir başka tetikçinin sunulduğu Aydınlık kapağı onun eseriydi. Balon çıktı. Tansu Çiller’in ABD vatandaşı olduğu iddiasını da ortaya attı ama bir türlü kanıtlayamadı.

Akfırat’ın en büyük özelliklerinden biri de yurtdışına master ya da doktora yapmaya gidenleri ajan olmakla itham etmesidir. Kendisi de bursla bir sene ABD’de okumuştur halbuki, ama bunu hiç gündeme getirmez. Böyle ilginç bir mantığın adamıdır.

Özetle onun dergiye en büyük katkısı Aydınlık’ın karanlık haberler yapıp dezenformasyon yayan bir yayın organı gibi algılanılması oldu.

Daha evvel haberleriyle Doğu Perinçek’i zor durumda bırakan bu isim, şimdi de belgeleriyle onu yaktı. Buna sadece bir tesadüf ya da hata demek zor. Eğer hataysa da çok büyük bir hata.

Tekrar ediyorum, kendisi “gazeteci” diye anılıyor ama iki yıldır imzası yok. Türk-Çin İş. Der. Genel Sekreterliği yürütüyor, Aydınlık’ın editoryal kadrosunda yer almıyor. Polisin onca isim arasında cımbızla seçer gibi onu bulması, gözaltına alması da ilginç.

Hele bir iddianame hazırlansa... Ben özellikle Adnan Akfırat’la ilgili ne gibi bilgilere ulaşacağımızı merak ediyorum. Telefonda kimlerle konuştu, ne gibi bağlantılar kurdu...