Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

ERHAN EVİRGEN

HER MÜNAKAŞANIN TEMELİNDE BİRİSİNİN CAHİLLİĞİ YATAR.

Nisan 2008 tarihli yazilar (sayfa 1)Nisan 2008 tarihli diger ogeler resimler , videolar

OKTAY EKŞİ-1 MAYIS

1 Mayıs’a 5 kala...


ÇALIŞANLARIN özellikle de "işçi" sıfatıyla çalışarak ekonominin yükünü sırtında taşıyanların yılda bir günü "Bu da bizim bayramımız" coşkusuyla kutlamalarının kime ne zararı olabilir?

O düşünceyle biz bu 1 Mayıs’a da sempatiyle bakıyor, çalışanların bayramını kutluyoruz.

Ancak her yılın 1 Mayıs günü hissedilen gerilim bu defa da gündemin orta yerine oturdu.

Bir yanda "1 Mayıs"a saygılı resmi yanıtlar var. Öbür tarafta "Kutlarız ama bunu ancak Taksim Meydanı’nda yaparsak tatmin oluruz" şeklindeki direnme devam ediyor.

Bu satırların kaleme alındığı dakikalarda Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) ile Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) adına, Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş) desteğiyle sürdürülen temaslardan nihai sonuç alınmış değildi.

Somuta indirgersek, İstanbul Valisi Muammer Güler’in, "Taksim Meydanı, toplantı ve gösteri yürüyüşleri için ayrılmış meydanlardan değildir. O nedenle burada değil, Çağlayan’da, Kazlıçeşme, Kadıköy veya Kartal’da miting yapılabilir. Taksim’de yapılmak istenirse güvenlik güçleri buna izin vermeyecek, gerektiğinde de güç kullanacaktır" diye özetlenebilecek görüşü ile, çalışanları temsil eden sendika liderlerinin, "1 Mayıs’ı Taksim Meydanı’nda kutlama" konusundaki ısrarı eğer 1 Mayıs sabahına kadar değişmezse, kafa kafaya bir tokuşma söz konusu...

Kimin haklı kimin haksız olduğundan öncelikli olan husus, böyle bir tokuşmayı önlemektir.

Gerçi işçi kuruluşları liderlerinin Başbakan Tayyip Erdoğan’la ve Çalışma Bakanı Faruk Çelik’le görüştükleri bildiriliyor ama yine de her şey sizin bu satırları okuduğunuz dakikaya kadar yaşanacak gelişmelere bağlı kalıyor.

O kayıtla belirtelim ki "yasa" ve "hukuk" yönünden haklı olan İstanbul Valisi’dir. Çünkü Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’nın verdiği yetkiyle belirlenen meydanlar işçilere de, 1 Mayıs’ı kutlamak isteyen diğer bireylere de açıktır.

Dahası... İşçi örgütlerinin Taksim Meydanı konusundaki duyarlıklarının gereğini yerine getirmelerine de karşı çıkan yoktur.

Duyarlık derken 1 Mayıs 1977 günü Taksim’de düzenlenen büyük işçi mitinginde Sular İdaresi duvarları üzerinden açılan ateş sonucu 36 yurttaşımızın ölümüne yol açan olaydan söz ediyoruz.

İşçi örgütlerinin liderleri bu olayda hayatını kaybedenleri anmak istediklerini söylüyorlar.

Buna da mani yok. Çünkü resmi makamlar "Örgütlerinizi temsilen gelin Taksim’deki anıta çelenk koyun. Ölenlerin anısına saygı duruşunda bulunun. Basına açıklamanız varsa onu da burada yapın. Ama meydanı işgal etmeye kalkışmayın" diyor.

İşçi örgütlerinin liderleri yasaların konuyla ilgili hükümlerinin antidemokratik olduğunu ileri sürseler, kulak verip destekleyeceğiz. Oysa ortada o da yok.

O nedenle "işçi" örgütlerinin liderlerinin "Biz yasalardan üstünüz" iddiasıyla direnmelerini biz anlayamıyoruz.

Emeğe saygı herkesin borcudur. Ama emeğin de hukuka uygun yasalara saygı borcu vardır.

BEKİR COŞKUN-SEN

Sen...


NE kadar güçlüsün.

Bence o "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" sözü çok da doğru değil.

Egemenlik senin.

Her yerde senin sözün geçiyor.

Siyasetten sanata, ekonomiden kültüre, güvenlikten demokrasiye kadar her yerde, her zaman son sözü sen söylersin.

Senin kararın ve desteğin olmadan hiçbir şey olmaz.

Sen ne dersen o...

*

Beceriksiz vali de sana güvenir, hırsız belediye başkanı da, avantacı işadamı da...

Ağalık senin sayende yaşar.

Eli kanlı katilleri "kahraman" yapan sensin.

Hurafeler, şıhlar, şeyhler senindir.

Ama televizyonlardaki sululuk, densizlik, kalitesizlik, çürümüşlük de senin beğenin.

Sen razı değilsen şu yukarıdakilerin hiçbiri başaramaz.

Hiçbiri olmaz...

*

Siyasetçinin düzenbazı, yalancısı, sahtekárı sana gelir.

Çünkü o bilir ki sen olmadan yapamaz.

Seni ikna etmek için elbette "din-iman-vatan-millet" gibi sözcükler söyler.

Sen aslında bunların yalan olduğunu bilirsin, ama sanki etkilenmiş ve inanmış gibi yaparsın.

"Kandırılmak" senin maskendir aslında.

İleride "kandırıldık" demek için.

Çok utanmazsın.

Çok...

*

Ben seni uzaktan tanırım.

Bak bu eserler
senin:

Çalınmış-yağmalanmış kentler... Yok olmuş tarım alanları... Çalınmış tarih, kaybolmuş kültür...

İşsiz gençler, mamasız çocuklar...

14 milyon aç...

Ve işte bölünmüş, kavgalı, kaygılı, yönü yitik, umutlarını arayan bir memleket...

Tümü senin eserin.

Sen ne ikiyüzlü, sahtekár, düzenbazsın.

Sen...

HULKİ CEVİZOĞLU-AYAK TAKIMI

AYAK TAKIMI!..

Türkiye’de her konu tartışılabiliyor. Ve herkes tartışabiliyor. Çünkü artık herkes, her konuda uzman oldu!..
Ancak ortaya çıkan şey çoğu zaman “ayrıştırılmış bilgi” (rafine, işe yarar bilgi) değil, “laf yığını” oluyor.
Yani ister aydın, ister politikacı ve yönetici olsun, konuşanlar yüzeysel konuşuyor. Zaten, ertesi gün, bilemediniz üç-beş gün sonra her şey unutulduğu için konu da kapanıyor.
Şimdi biz -okuyanlar için-     yüzyıllardır unutulmayan bilgilerle son günlerdeki “ayak takımı” tartışmalarına değinelim.


HEM İŞGAL EDİYOR,
HEM DE KUTLUYOR!..

Manken ve televizyon programı sunucusu Aysun Kayacı’nın, AKP’ye yönelik eleştirileri gündeme oturmuştu. Kayacı, canlı yayında, “Vergisini verenle vermeyenin oyunun bir tutulamayacağını” söylemiş, sözü “Vergi vermeyen oy vermesin” e getirmişti. Aynı zamanda, 340 milletvekili olan iktidar partisi AKP için “Ayak takımının iktidara getirdiği parti” demişti.
Bu sözlere büyük tepki gösterenler oldu. Savunmasız gördükleri bir genci aşağılayan politikacılar ve sözde aydınlar olmuştu. Bu kesimler, Atatürk’e, Cumhuriyete, laikliğe, bağımsızlık ve egemenliğimize her türlü sözü söyleyenlere ve hatta PKK’lı teröristlere (onların politikacılarına) tek laf etmediler.. Hâlâ da etmiyorlar..
Gıkları bile çıkmıyor.
Ülkemize gelip, “Dede, niçin Türkiye’yi işgal edemedin de öldün?..” diye üzülen Anzak torunlarının “Şafak ayinleri” ne bile ses çıkarmıyorlar!..
Söylenen sözleri bir hatırlayalım. “Vergi vermeyen oy vermesin” diyen kişiye, AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, “Teneke kafalı, edepsizler” demişti. AKP İzmir Milletvekili İsmail Katmerci ise, “Mahluk... Herkes onun ne mal olduğunu biliyor... Herkes onun ne iş yaptığını, nasıl para kazandığını biliyor... Ben bunları lanetliyorum” diye karşı çıkmıştı.


2BİN 500 YILLIK ZİHNİYET!..
Tam bu tartışmalar bitti derken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyen sendikalara, Kayacı gibi cevap verdi: “Ayakların başları yönettiği yerde kıyamet kopar.”
Hem de “Ulus egemenliğinin” yüceltildiği 23 Nisan’da!..
Türkiye’deki “Batı hayranı” aydınlar(!), işlerine gelmeyince bu sözlere saldırıyorlar; işlerine gelince (ya da korkunca) susuyorlar. Kayacı’ya saldıran ve benzer sözlerin tartışılmasını isteyenlere “faşist” diyerek faşistçe saldıranlar Başbakana karşı dillerini yuttular!..


“JAPONYA’YI AYAK TAKIMI YÖNETMİYOR!”
Bu sözlerin yaklaşık 2 bin 500 yıl önceki düşünürlerden Eflatun’a (Platon) ait olduğunu yazmıştım. Biliyor musunuz, “Ayak takımı yönetimi” sözü de Eflatun’a ait!..
Antik (Eski) Yunan’da Eflatun (ve Aristo), işçi sınıfının da dahil olduğu   yoksul kesimin iktidarına karşı çıkmış   ve bunların iktidarına “Ayak takımı       iktidarı” demişti.
Yakın zamandan bir örnek vereyim. AKP’lilerin reddedemeyeceği kişilerden Prof. Dr. İsmet Giritli de bir makalesinde bu sözü şöyle kullanmıştı:
 “Japonya’daki demokrasi ayak takımı yönetimi değil, daha ziyade meritokrasi olarak adlandırılan ehliyete ve kabiliyete dayanan bir yönetimdir!” (Bakınız: “Japonya’nın Modernleşmesi ve Atatürkçü Modernleşme”, Atatürk Araştırmaları Dergisi, Sayı 5, Cilt 2, Mart 1986.)
Sözde aydınlar tartışma adabını bilmeden, derinliğini de araştırmadan, işlerine gelmeyince aynı kavramlara saldırıyorlar, işlerine gelince de savunuyorlar.      Tıpkı, Sami Selçuk’un Yargıtay Başkanı olarak 1999 Adli Yılının açılış konuşmasında, “Türkiye’de yüzde           93 çoğunluk halkın onuruna saldırıyla elde edilen ayıplı çoğunluktur!” deyip, bugün AKP’nin yüzde 46’sını kutsallaştırması gibi.
Tıpkı, AKP’li milletvekillerinin ve kimi köşe yazarlarının genç bir kıza saldırıp, aynı sözü başbakan söyleyince suspus olması gibi..
Sanatçı, biliminsanı ve aydınların bu tür tartışmalara girmesi ayrıdır.        Ama, halkı yönetenlerin halkın bir bölümüne “ayak takımı” gözüyle      bakması affedilemez..
Ne yazık ki sandıkta affediliyor!..

ORAY EĞİN-GALATASARAY-6

Pazar gecesi evde bir arkadaşımla Galatasaray-Fenerbahçe maçını izlemeye hazırlanırken Serdar Turgut’la telefonlaştım. Genel Yayın Yönetmeni Turgut, bir süre önce benim de yazılarımın etkisiyle Galatasaray’ı artık tutmayacağını açıklamıştı. Ben de tam maç başlarken, yanımdaki arkadaşımla onun bu kararını konuşuyordum.

Arkadaşım Galatasaray’ı tutmayı bırakma gerekçelerini mantıklı bulmasına rağmen bir türlü ‘doğuştan’ Fenerli olmayan birinin bu takıma geçebileceğini kabul etmiyordu. Kendisi sıkı bir Beşiktaşlı’dır, ona rağmen bu maçta Galatasaray’ı destekliyordu. Çünkü ona göre ne olursa olsun Fenerbahçe tutulmamalıdır. Aslında, gerçek Galatasaraylı olmanın kurallarından biri de bu değil mi? Türkiye’de futbol Fenerbahçe ve diğerleri diye ikiye ayrılır.

Ben Fenerbahçe’nin Türk futboluna katkılarının yadsınamayacağını düşünüyorum. Aziz Yıldırım, öyle ya da böyle, futbolumuzun çıtasını yükselten bir başkan oldu. Gerek ekonomik olarak, gerekse de sportif açıdan. Anelka’dan Roberto Carlos’a yıldızlar geçiyor Fener’den, tesisler göz kamaştırıcı vesaire.

Üstelik, iyi Galatasaraylılar’ın en büyük sıkıntısı tarikat-cemaat dertleri de Fenerbahçe’de yok. Aziz Yıldırım, Cemaat parasına ihtiyaç duymayan bir başkan, dahası orduyla iş yapıyor ve tarikatların bu sayede Fener’i ele geçirmesini engelliyor.

Ama bu düşüncelerime rağmen, Pazar akşamki maçta Galatasaray’ı tuttum. Mantığım hakikaten de şampiyonun Fenerbahçe olmasını istiyordu. Bir tek Fenerbahçe başarılarını geleceğe yönelik yatırımlara döndürebiliyor çünkü. Şampiyonlar Ligi’nden kazandığı paraları çar çur etmiyor mesela.

Oysa biliyorum ki Galatasaray’ın beceriksiz yöneticiler, geçmişte olduğu gibi bugün de başarıları yüzlerine gözlerine bulaştıracaklar. Galatasaray bir dönem en büyük Türk markasıydı ve yöneticiler bunu iyi yönetemediler, paraları harcadılar, borç batağının içine düşürdüler kulübü. Şimdi de neredeyse Şampiyon, göreceksiniz önümüzdeki sene de Polat ve arkadaşları hiçbir şey beceremeyecek.

Serdar Turgut’la konuşmama gelince...

Onu da bu maçta Galatasaray’ı tutmamız gerektiğine ikna etmeye çalıştım. Sadece iyi Galatasaraylılar takımlarına sahip çıkarsa bu kötü günlerin biteceğine, tarikat yuvasının dağılacağına inanıyorum çünkü. Bakın, daha şimdiden Lise’nin yumruğunu masaya vurması, Divan’ın ayaklanması Adnan Polat’ı ne kadar rahatsız ediyor. İhaleci Polat’ın oyunun ortaya çıkması sadece iyi Galatasaraylılar’ın mücadelesiyle olacak.

Serdar Turgut bana “Peki o zaman hemen geri döneyim mi” dedi, ama ben bunu espri olarak yorumlamadım. Sadece ciddi olarak düşünmesi gerektiğini söyledim.

Bana da bunları düşündüren Bekir Coşkun’un geçtiğimiz günlerdeki bir yazısıydı. Coşkun, özetle yıllar sonra ilk defa takım tutmak istediğini yazmıştı. Kulübünün tarikat yuvası olmasına karşı çıkan Galatasaraylılar’ın bağlılığından etkilenmişti.

Ben takım tutmayı bir kere bıraktım. Bu sezon başına kadar da ‘taraftar’ olmadan izlemeye çalıştım futbolumuzu. Doğrusu, spor yazarı Yiğiter Uluğ’un takımsızlığı hep cezbedici gelmişti bana. Fırsatını bulunca ben de Galatasaray’la biraz daha ilgilenen ama takım tutmayan bir futbol izleyicisi mesafesine çektim kendimi.

Takımı bırakmamdaki sebep şuydu: Fatih Terim’in ikinci kez Galatasaray’ın başına gelmesi. Terim başarıdan başarıya koşmuş olabilir, ama ben o dönemde onun yüzünden kulübün üzerinde Susurluk gölgesinin dolaşmasını, Mehmet Ağar’ın Florya’da cirit atmasını, futbolcuların kollarında Sedat Peker’in hediyesi Rolex saatler taşımalarını (Hakan Şükür’e düğününde hediye ettiğini bizzat görmüştüm), “Korkut Eken’in oğlu gibiyim” demelerini (Arif Erdem) içime sindirememiştim. Terim gidince, bu dönem de biter diye umut ederken onu yeniden Galatasaray’a getirdiler. Ben de o dönene kadar taraftarlığımı askıya aldım. Zaten Emre Belözoğlu, Hagi gidince sportif olarak da ilgimi çekmiyordu.

O dönem kimi arkadaşlarım “bir daha dönmemek üzere” Galatasaray’ı bıraktı. Ben bu sezon başında gazeteci merakıyla ilgilenmeye başladım. İlginç bir şeyler oluyordu çünkü, mümkün olduğu kadar da aktarmaya çalışıyorum.

Ancak taraftarlık ilginç bir his; hiçbir mantığı olmayan, hiçbir şekilde açıklanmayan bir durum. Benedict Anderson milletlerin ‘hayal edilmiş topluluklar’ olduğundan söz eder; her sabah aynı gazeteyi okuyan milyonlarca insan, aynı filme giden, aynı ürünleri tüketenler farkında olmadan birer ‘topluluk’ olurlar. Taraftarlık da böyle.

Mantık ne derse desin, bir Galatasaray-Fenerbahçe maçında bu hayal edilmiş topluluğun şartları devreye giriyor.

Kıssadan hisse: İyi Galatasaraylılar, bu süreci atlatmak için takımınıza sahip çıkın.

NİHAT GENÇ-VAKIFLAR



Vakıf yasasının sorunsuzca meclisten çıkması hepimizi düşündürsün, işte iktisadi olarak zayıf olduğunuz takdirde batılılar size istediği kanunları herşeye rağmen çıkartır. Şimdi yabancılar ya da dışarıda ki vakıflar Türkiye’de istediklerine istediği yardımları istediği miktarda yapabilmeleri ne demek, yani, abartarak konuşalım, dışarıda katolik ya da ortadoks kiliseler Türkiye’deki kardeşlerine milyar dolarlar bağışladıkları ve buradakiler bu paralarla istedikleri yerleri arazileri evleri alacakları aşikardır, hatta diyelim çokça lafını ediyorduk Soros’un, şimdi Soros ya da benzerleri buradaki yandaşlarına istedikleri büyüklükte paralarla partiler de kurdurur istedikleri paralarla istedikleri kurumları dernekleri kitleleri elde edebilir yönlendirir ya da gazeteleri ve sosyal çalışmalarıyla her türlü propagandayı rahatlıkla yapabilir ve buna kim karşı koyabilir?

Bu uzun açıklamalar isteyen bir sorun, ilerde çokça konuşacağız ve TV’den bağıra bağıra konuşuyoruz, ancak, dikkat edin, orman niteliğini kaybetmiş denilen arazilerden de hükümet gelir bekliyor. Hangi arazi toprak orman niteliğini kaybedebilir, kaybedebilmesi için milyon yıl geçmesi lazım, bir fidan dikersin tekrar canlanır, yani, orman niteliği kaybedilmez ancak artık bu cümle yasalaştı, ne diyebiliriz, Bayındırlık Bakanlığı bu işten 20-5 milyar dolar bekliyor ve işte bu para için orman niteliğini kaybetmese de yasayla kaybettiriyorlar. Ve peşinden maden arama ruhsatları, ne büyük bir felaket, uçakla ülkenizi gezin ve tepeden dağlarınıza bakın, Köroğlu Dağları’na ve Toroslar’a bakın binlerce tepe oyulmuş soyulmuş, kimdir bunlar ne arıyorlar, burada hangi madenler varmış bu madenleri hangi şirketler almış.

Şimdi ortaya çıkan skandallara bakarsak, ruhsatın hangi maden için verildiği de bilinmiyormuş.. Yani hükümet birkaç yüzmilyon dolar için binlerce ruhsatı ona buna dağıttı ve cennet vatanın dağları portakal gibi patates gibi soyuldu. Ayrıca ağrıma giden bu skandallara maden mühendislerinin karışması, yani, maden mühendisleri Türkiye’nin maden tetkik araştırmalarını haritalarını bildiği için bu gizli bilgileri falan filan yabancı şirketlere peşkeş çekmişler ve birkaçı bugün mahkemede.

İnsan soruyor, hadi köylüler cahildir tarihi eserleri ona buna satar, peki iyi eğitimden geçmiş ve solcu örgütlerde eylemlerle büyümüş bu mühendislerin bugün bu harita bilgileri yabancılara peşkeş çekmesine ne diyeceğiz? Hani eskiden sit alanları peşkeş çekilmesini belediye müteahhit işbirliklerini çokça duyardık ve sonra tarihi alanlarda büfe açmak arazileri kapatmak vesaire, şimdi iş biraz daha büyüdü ve müteahhit ya da ANAP’lı kadrolar değil eğitilmiş kadrolarımız maden mühendisliği bilgilerini ona buna satıyor ve bundan para kazanıyorlar.

‘Ahlak ileri solcuların elleriyle pazarlanıyor’

Oysa mühendislerimiz bizi uyarmalı, belediyelerimizi sivil kurumlarımızı bilgilendirmeli, tam tersine, yabancı şirketlerle işbirliğine giriyorlar. Yani "maya" dediğimiz, vicdan dediğimiz, ahlak dediğimiz şey şimdi okumuş, yetişmiş, gün görmüş, hatta ileri solcu insanların eliyle pazarlanıyor.. Ben çok zor günler yaşadığımızı düşünüyorum, hepimiz çok dikkatli, çok hassa olmalıyız, bugün iktidar olanların dün iktidar olanlardan farkı yok, yani, Türkiye borçlandıkça ve borçlar büyüdükçe bu yasaları durdurmanın imkanı yoktur, çok zorlanacağız, çok kötü günler yaşayacağız, ben bu kadar her şeyin satıldığı, her şeyin pazarlandığı her şeyin sorgusuz tartışmasız elden çıkarıldığı bir dönem hatırlamıyorum. Ülkemizi korumak değerlerimizi korumak ve bu topraklarda ezanlarımızı ve bağımsızlığımızı ayakta tutmak istiyorsak, siyasilerin bu fütursuzluğu karşısında çok çok uyanık olmalıyız..

Zor günler yaşıyoruz ve her şey artık bir röportajın sınırlarını çoktan aştı, binlerce konu başlığı hangi birine yetişecek hangi birine bir laf söyleyeceksin, çok zor, büyük medya büyük gazeteler vur patlasın çal oynasın yayınlarını yirmi yıldır sürdürüyor, daha on yıl önce Karadeniz otoyolunu yiyenler tarihin bu en güzel coğrafyasını katleden bunlar değil miydi? Daha dün yüzmilyarlarca doları bankalardan soyanlar bunlar değil mi? işte bugünlerde dogalgaz çevrim istasyonları kazansın diye Atatürk barajından dahi elektiriği kesenleri haber yapmayanlar bunlar değil mi? Sadece Antalya dağları olsa, sadece Kazdağları olsa, sadece Köroğlu dağları olsa, sadece Kastamonu, Zonguldak dağları olsa, her şey ruhsatçıların elinde soyuluyor, artık bu coğrafyadan cennet diye kim söz edebilir.

Belki bizler cennet bir coğrafyaya şahit olduk ama artık bu topraklar cennet değil, Tuz gölü’nün çöp artıklarına kurban edilmesine Nükleer santrallerine ve Amerikan şirketlerinin nükleer atıklarını.. Bitmez...

YILMAZ ÖZDİL-1 MAYIS

1 Mayıs


Havuzlu villa.

12 daire.

7 yazlık.


Miami’de ev.

Cip.

2 trilyon nakit.

*

Ne bu?

Sendikacı!

*

Peki, hiç düşündünüz mü, neden, grev yapılan fabrikaların kapısında, eli odunlu yarma gibi "grev gözcü"leri bekler?

Çünkü bizim işçi, anca odun zoruyla grev yapar... Allah sizi inandırsın, "Söke söke hakkımızı alalım" diye goygoy yapıp, arka bahçedeki ağaçlardan atlayarak, gizlice içeri sızan ve tornasının başına geçen işçiler gördüm ben... Arkadaşın arkadaşı satması 2 saniye sürer!

*

Mesela, Tuzla.

Üniversite öğrencileri yürüyüş yaptı, işçiler ölmesin diye... Beraber yürüyecek bir tane işçi bulamadılar. Hatta polis, çocukları copladı, seyrettiler.

*

Bakın şimdi, Taksim tartışılıyor.

Çıkarız, çıkartmam filan.

*

Nedir Taksim?

İşsiz selinin volta attığı yer.

Ben iddia ediyorum...

Vali bey, "Taksim’e çıkan sendikacıları döveriz" diyeceğine, "Bunları atıp, sizi işe alacağız" dese, polise gerek kalmaz, işsizler girişir işçilere!

*

Hazin ama...

Böyle.

Namuslu sendikacıların ve işçilerin, hükümetten önce, yukarıda örneğini verdiğim karaktersiz sendikacılar ve şuursuz işçilerle mücadele etmesi gerekiyor.

Yoksa, boşu boşuna sopa yersin.

Üstüne "Oh olsun" derler.

BEKİR COŞKUN-HELAL SKANDAL

Helal skandal...


BİR anda Katar’a koştular.

Biz anlamadık.

Beş ay içinde Cumhurbaşkanı, Başbakan, 8 bakan, Katar’a koşturunca, bunun ekonomiye bir katkı işi olduğunu düşündü bizim arkadaşlar.

Sadece Katar’ın Türkiye’ye katkısının ne olabileceğini bilemedik ve mutlulukla bekledik:

"Katar...

Bize ne katar..."

Meğer damat beye alınan gazete-televizyonun parasını bulmak için düşmüşlerdi yollara.

Katar katar...

*

Böylece rakipsiz bir ihale ile Çalık Şirketi’ne satılan ve parası iki kamu bankasından (Vakıfbank ile Halkbank) çıkan Sabah-ATV medya grubunun eksik kalan parası Katar şeyhinden sağlanmış oldu.

Bu aşamada Katar’a koşanlara bakın:

Cumhurbaşkanı...

Başbakan...

Dışişleri Bakanı...

Maliye Bakanı, Milli Savunma Bakanı, Devlet Bakanı, Enerji Bakanı, İmar ve İskán Bakanı... Ve ilave iki bakan ile çok sayıda bürokrat, katara katara...

Peki siz birey olarak bu devlet teminatlı para alımı ile biraz daha borçlandığınızı biliyor musunuz?..

Yani damada gazete-televizyon alımına farkında olmadan kefil olduğunuzu?..

Nerden bileceksiniz?..

Muhtemelen siz de umutla beklediniz:

"Katar...

Bakalım bize ne katar..."

*

Bence bu bir helal skandal...

Her türlü yolsuzluğu, suiistimali, avantayı, beleşi görmüş birisi olarak, böylesini hiç görmemiştim. Rakipsiz ihale ile satılan, 750 milyon dolar parası devlet bankalarından çıkan, kalanı işte böyle Katar’dan sağlanan...

Üstelik "geçmiş dönemin hortum paralarını tahsil etme adına" yapılan enteresan bir iş...

Söyler misiniz:

Bu mudur ak-pak yönetim?..

Böyle midir din-iman...

Böyle mi olur Müslümanlık, söyler misiniz?..

YILMAZ ÖZDİL-DELEGE

Delege filan...


CHP kurultay yapacak...

Deniyor ki:

"Baykal ne derse, delegeler onu yapacak, böyle demokrasi olur mu?"


*

Kardeşim!

Tayyip Erdoğan "Adaydır kardeşim!" diye kestirip atmasa, Çankaya’ya çıkabilir miydi Abdullah Gül?

Cumhurbaşkanlığı makamı bile iki dudağın arasındayken, bakanlar bakan olduklarını, hangi bakan olduklarını televizyondan öğreniyorken, hangi delege iradesinden bahsediyorsunuz siz?

Bakın, geçenlerde üniversitede hadise çıktı, Devlet Bahçeli’nin kafası bozuldu, cart diye Antalya Teşkilatı’nı kapattı...

Hani delege?

*

365 gün 24 saat demokrasinin faziletlerinden bahseden partilerimizde, demokrasi memokrasi hikáyedir.

*

Şimdi sıkı durun...

*

Türkiye’de demokrasi "sadece" Anayasa Mahkemesi’nde, Yargıtay’da ve Danıştay’da vardır.

Seçimle gelir.

Geldiği gün, gideceği gün bellidir.

Mesela, vadesi doldu, Danıştay Başkanı 20 gün sonra gidiyor... Danıştay üyelerini ayarlayıp, ’’sevdim bu koltuğu, iki sene daha oturayım’’ diyebilir mi?

*

Asker desen...

Oturduğu gün, kalkacağı gün belli.

Kazık çakmak yok!

*

Aslına bakarsınız, siyasilerin hukuktan hoşlanmama sebebi bu... Çünkü, demokrasiye inanan, uygulayan, dolayısıyla demokrasiyi kollayan bi hukuk var.

Ve sanırım o yüzden, onca darbeye, höt zöte rağmen, milletin kendi seçtiği vekillerine güvenme oranı yüzde 10’larda sürünürken, askere güveni yüzde 90.

*

CHP’ye dönersek...

Benzeme başkalarına.

"Gelmek"ten ibaret değildir demokrasi.

"Gitme"yi bilmektir asıl.

BEKİR COŞKUN-GALATASARAY-5

Galatasaraylılar...


LİSE yıllarından bu yana ilk kez "takım tutmak" geçti içimden.

Muhterem karıma haber verdim:


"İşte tutuyorum..."

O "Lütfen yapma..." dedi:

"Sen duygusalsın, top kenara kaçtı diye aşağı kapanıp keman çalmanı istemem... Ayrıca futboldan anlamıyorsun, durmadan kuzen Atilla’yı arayıp ’Şimdi ne oldu?demen hoş olmaz..."

*

Takım tutmaya karar vermemin sebebi, ilk kez bir futbol camiasına sempati duymam:

Galatasaray’a...

Fethullahçı Hakan Şükür, dini-imanı futbol ile karıştırıp dinci gazetelere "Kutlu Doğum Haftası vesilesi ile derbi maçının önemi" üzerine demeçler verince, kulübün bilinçli-aklı başında taraftarları tepkilerini yüreklice gösterdiler.

Bilgisayarıma gelen genel mesaj ise şöyle:

"Galatasaray, Fethullah’ın tarikat evi değil. Laikliğin ve Atatürkçülüğün kalesini yıktırmayız. Atatürk’ü Galatasaray Lisesi’ne geldiğine pişman etmeyiz..."

*

Türkiye’nin birçok sanatçısı, gazetecisi, işadamı, edebiyatçısı, tarihçisi, akademisyeni dincilerin eteğine yapışmışken... Muhalefet yapan siyaset önderleri dahi eleştirdikleri sofralara koşup otururken... Galatasaray camiasının taraftar duygusallığını bile aşıp kendi futbolcularına tavır alarak Atatürk’e sahip çıkmaları, önce onları yüceltti gözümüzde.

Önemli olan; "din-iman" diyen, ama işine geldiğinde "gavur" takımlarının üniformasını giymekte bir sakınca görmeyen... Ya da 270 milyon maaşlı yoksul insanlar kazançlarının yarısını vergi olarak verirken, vergisiz trilyonları cebine indiren bir futbolcunun lafları değil...

Önemli olan; Galatasaraylıların kendi futbolcuları olsa dahi, önce laikliğe ve çağdaşlığa sahip çıkmaları.

*

Yoksa o tarikatçı futbolcuya anlatamazsınız zaten; Müslüman ülkeler içinde, dünya yeşil sahalarında top koşturanın niye sadece Türkiye olduğunu...

Ve o futbolcuların, Mustafa Kemal’in kurduğu modern Türkiye’nin yeşil sahalarında yetiştiğini...

Ama Galatasaray’ın aklı başında önderleri tüm Türkiye’ye bir şey anlatıyorlar:

Önce laik, çağdaş, aydınlık Türkiye...

O yoksa...

Kimse yok.

FATİH ALTAYLI-TEMİNAT SORUNU

Teminat sorunu nasıl aşıldı?

Çalık’ın ATV-Sabah’ı almak için kamu bankalarından kredi alacağını burada söyledik.
Kimse inanmadı.
El koyma sürecinde ne söylediysek çıktı kimse kaale almadı.
Şimdi yangın yapıyorlar.
Haklılar. Ortada Türkiye Cumhuriyeti tarihinde olmamış bir garabet var. Ben bugün bu garabetin kimsenin değinmediği farklı bir noktasına değinmek istiyorum.
Vakıfbank ve Halkbank Sabah’a yüksek miktarda kredi verdiler.
Bu iki bankanın tarihinde bu boyutta bir kredi vermişlikleri yok. Ama daha acayip olanı, bu krediyi verirken grubun hisseleri dışında hiç bir teminat istememiş olmaları.
750 milyon doları sadece ve sadece Turkuvaz’ın hisselerini teminat alarak verdiler.
Peki ya bu grup kötü yönetilir değer kaybederse ne olacak?
Bankalar kalkıp da “Biz Çalık’ın bu işi yöneteceğine inanıyoruz” diyemezler.
Çünkü Çalık’ın burayı iyi yöneteceği yolunda bir garanti yok. Hatta risk var. Çünkü daha önce hiç böyle bir iş yapmamışlar.
Hadi onu da geçelim, gelelim asıl bankacılık tekniği açısından ortaya çıkan “Büyük garabete”
Bankalar Çalık’a bu krediyi hisseleri teminat alarak verdiklerini söylüyorlar.
Peki kredi kullandırıldığı sırada bu hisseler Çalık’a ait değildi.
Çalık önce bankalardan krediyi aldı, parayı ödedi, sonra hisseler Çalık’a geçti.
Arada 2 günlük bir boşluk var.
Bu boşlukta bankaların aldığı teminat neydi?
Normalde böyle durumlarda şirketler bir “Köprü kredi” kullanırlar.
Bildiğimiz kadarıyla burada böyle bir köprü kredi yok. 2 günlük süre için bir ara teminat yok.
Peki diyelim ki,. Ahmet Çalık Halkbank ve Vakıfbank’tan 750 milyon doları aldı ve bu parayı Sabah ve ATV’yi almakta kullanmadı.
Ne yapacaktı bankalar?
“Ayıp oluyor Ahmet Bey mi diyeceklerdi?”
O iki gün için teminat neydi merak ediyorum.
Acaba Başbakan’ın  bu bankaların yönetimini arayıp “Merak etmeyin Ahmet iyi adamdır. Bu parayı öder” demesi mi?