Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

ERHAN EVİRGEN

HER MÜNAKAŞANIN TEMELİNDE BİRİSİNİN CAHİLLİĞİ YATAR.

Mayıs 2008 tarihli yazilar (sayfa 1)Mayıs 2008 tarihli diger ogeler resimler , videolar

BEKİR COŞKUN-KARŞI DEVRİM

Karşı devrimin ayak sesleri...


ANLAMIYORSUNUZ:

AKP kendi rejimini kuruyor.

Bu bir karşı devrimdir.




Bizim medyada yer alan ve uzun uzun tartışılan, eleştirilen, yakınılan, devlete yakışmadığı söylenen, bir sürü patırtı kopartılan her şey vardır bunun içinde.

Devlette türbandan en az üç çocuğa... İçki yasağından kadrolaşmalara... Yazarların-çizerlerin sabaha karşı yataklarından alınmalarından generallerin sindirilmesine kadar...

Tümü karşı devrimin parçalarıdır.

Bu bir çatışma...

Erbakan’ın o ünlü "Kanlı mı olacak, kansız mı olacak?" tespitinden "Kansız" olanını deniyorlar.

O kadar...

*

Her şey vardır bunun içinde:

Yargıyı sindirmek de, telefonları dinlemek de...

Tüm olupbitenler; Türkiye’nin boynuna dolandırılmak istenen zincirin halkalarıdır.

Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın, "Türkiye’de Müslüman çoğunluğun dini özgürlüğünü yaşayamadığını" söylemesi de asla bir gaf ya da sıradan bir laf değildir.

Hem özlemlerinin, hem niyetlerinin ifadesidir.

Hem de kararlılıklarının...

*

Söyler misiniz; Diyanet İşleri’ne dört bakanlık bütçesi kadar para ayıran, okuldan çok camisi, kütüphaneden çok Kuran kursu olan, her cumhuriyet okuluna karşılık iki tarikat kolejine sahip Türkiye’de "Müslüman çoğunluğun yaşayamadığı özgürlük" nedir?..

Nedir eksik olan?..

Dışişleri Bakanı sıkılmadan bakanı olduğu devleti yabancılara böyle ispiyonluyorsa...

Nedir eksik bulduğu?..

*

Çünkü henüz amaçladıkları ve yürüdükleri rejime tamı tamına varabilmiş değiller.

Eksiği var.

Bunun çatışmasıdır bu.

Bu karşı devrimdir, karşı devrim...

Niçin anlamıyorsunuz?..

SUAY KARAMAN-27 MAYIS

27 MAYIS'IN ANLAMI
 
Suay Karaman            Tüm Öğretim Üyeleri Derneği (TÜMÖD) Genel Sekreteri
 
 
27 Mayıs 1960 ihtilali, tartışmasız bir devrimdir. İhtilal, toplum yapısında biriken çelişkilerin bir gün patlayışı sonucunda ortaya çıkan ve bir grubun yönetime el koymasıyla, devletin siyasal ve sosyal yapısında oluşan ani ve şiddetli değişikliklerdir.
Devrim, özünde toplumsal gelişmenin önünü açan bir güç taşır ve bir toplumdaki siyasal ve ekonomik kazanımların toplumun geniş kesimleri yararına hızla değişmesidir. 1961 Anayasası'yla getirilen yeni ve çağdaş kurumlarla, sosyal hukuk devletiyle, özgür seçimlere gidilmesiyle ve bütün bunların on yedi ay gibi çok kısa bir zaman içinde başarılmasıyla,  27 Mayıs tartışmasız bir devrim niteliğini kazanmıştır.
 
Her insanın 27 Mayıs'ı anlaması zordur. 27 Mayıs'ı anlamak için, dünyada emperyalizme karşı ilk kez kazanılan Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı, Atatürk ilke ve devrimlerini, tam bağımsızlığı ve ulusallığı özümsemek gerekir. Bunları özümsemeden, 27 Mayıs'ı anlamak olanaksızdır.
 
Amacı "Atatürk Devrimleri'ni yeniden yaşama geçirmek ve demokrasiyi tekrar sağlamak" olan 27 Mayıs 1960 Devrimi,  getirdiği dinamizm sayesinde ülkenin kısa sürede ilerlemesini sağlamıştır. 1961 Anayasası'nın getirdiği özgürlük ortamı içinde tüm bu oluşumlar, toplumun siyasal, ekinsel, düşünsel ve ekonomik açıdan gelişmesinin önünü açmıştır.      
 
1961 Anayasası, sadece bizde değil, dünyada da en özgürlükçü anayasalardan biri olarak tarihte yerini almıştır. Bu çağdaş anayasa ile başta "Sosyal Hukuk Devleti" ilkesi olmak üzere yargının bağımsızlığı, hakim güvencesi sağlanmıştı. Emeğin kutsal değeri ön plana çıkarılarak Toplu Sözleşme ve Grev Hakkı getirilmişti. Toplumun her kesimine örgütlenme özgürlüğü ile üniversiteye ve TRT'ye özerklik gibi değerler kazandırılmıştı.
 
Anayasa Mahkemesi, Cumhuriyet Senatosu kurularak yasama görevi daha çok demokratikleştirilmişti. Devlet Planlama Teşkilatı, Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi, Türk Standartları Enstitüsü, Kredi ve Yurtlar Kurumu, Devlet Personel Dairesi, Basın İlan Kurumu gibi yeni kuruluşlarla sosyal ve ekonomik yaşam yeniden oluşturularak, toplumsal kalkınma hızlandırılmıştı.
 
Türkiye'nin her konuda önünü açan 27 Mayıs Devrimi, ortaçağ karanlığına doğru yol aldığımız bu günlerde, oluşumu ile siyasilerin belleklerinde bulunmalı ve gereken derslerin çıkartılmasına katkı sağlamalıdır. Yoksa 27 Mayıs Devrimi'ni karalayarak, hem kendileri için, hem de ülkemiz için kötü ve karanlık sonuçlara ulaşılabileceği göz önünde tutulmalıdır. Tarihte ışıltılı yerini alan 27 Mayıs Devrimi'ni karalamaya emperyalist uşakların ve işbirlikçilerinin güçleri yetmez..
 
Geçtiğimiz günlerde emekli olan Danıştay Başsavcısı Sayın Tansel Çölaşan'ın 8 Mart 2008 tarihinde bir sempozyumda yaptığı konuşmada, 27 Mayıs ihtilalinin, bir devrim olduğunu söylemesi, aydınlıktan korkanları ürkütmüştür.
 
27 Mayıs Devrimi'ne dil uzatanlar, nedense 12 Mart muhtırasında ve 12 Eylül darbesinde yok olmaktadır. Yapay birleşme sonucu yeni kurulan ve seçimlerde yok olan Demokrat Parti'nin genel başkanı, Sayın Başsavcının görevinden istifa etmesini istemişti. Eski siyasetçilerden Aydın Menderes, Sayın Başsavcıyı darbe çığırtkanlığı yapmakla suçlamıştı. Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek ise yaptığı açıklama ile, henüz 27 Mayıs'tan bir şey anlamadığını ortaya koymuştu. Ayrıca yargı çalışanlarının emekli olduktan sonra konuşmalarını söylemesi de anlaşılamamıştır. Kendi hükümetinin başbakanı, sürekli ve olur olmaz konuşurken, Cemil Çiçek, nasıl tepki veriyor, duyan var mı?
 
MAZLUMDER isimli derneğin Genel Başkanı da, Sayın Başsavcı hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. Suç duyurusunda; "hukuku ve demokrasiyi askıya alan 27 Mayıs askeri darbesini devrim olarak nitelendirdiği ve 27 Mayıs 1960'taki darbeyi ve darbe yapanları açıkça övdüğünün görüldüğü" iddialarına yer verilmişti.
 
Bugün ülke topraklarının, ulusal servetlerin, stratejik kamu kuruluşlarının satılmasına sessiz kalanlarla, vakıflar yasası, sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası yasasına destek olanlarla, ülkeyi ABD ve AB emperyalizminin kucağına oturtanlarla ilgili suç duyurusunda bulunamayan zavallı işbirlikçiler, Sayın Başsavcı üzerinden 27 Mayıs Devrimi'ne saldırmaktadırlar. 27 Mayıs'ın aydınlığını karalamak istemektedirler.
 
Ancak halkın büyük coşkusuyla karşılanan 27 Mayıs 1960 Devrimi, Türkiye'nin siyasi tarihinde hak ettiği yeri almış, yaşayan kurumları ile pırıl pırıl aydınlık bir sayfa oluşturmuştur. 27 Mayıs Devrimine katkı verenlerin ve Kemalist ilke ve devrimlerden sapmayanların bayramı kutlu olsun.
 
 
Cumhuriyet, 27 Mayıs 2008.
 
Ulus Gazetesi, 26 Mayıs 2008

FATİH ALTAYLI-PAMUK'MU CEYLAN'MI

Pamuk mu, Ceylan mı!

İşte size iki Türk.
Biri sinemacı, diğeri edebiyatçı.
Nuri Bilge Ceylan ve Orhan Pamuk.
Biri yıllardır bileğinin hakkıyla, söke, söke Avrupa sinemasının zirvesinde oynuyor.
En saygın festivallerde yıldızlaşıyor, övgüler topluyor, ödüller alıyor.
Diğeri ise benim ve yakın çevremdeki hiç kimsenin bitirmeye muvaffak olamadığı  “Bol esinlenmeli” kitaplar yazıyor.
Orhan Pamuk ödül alabilmek, Türkiye’den ve Türklerden pek hoşlanmayan ödül verenlerin gözüne girebilmek için ülkesine sövüyor.
Nuri Bilge Ceylan ise hakkıyla aldığı ödülü elinde tutarken ödülünü ülkesine ithaf ediyor, ödülünü ülkesi adına aldığını söylüyor.
Orhan Pamuk ise ödül töreninde yaptığı konuşmayı bile Amin Malouf’tan esinleniyor.
İkisi de bizim sanatçımız.
İkisiyle de gurur duyuyoruz.
Ama biriyle hem gurur duyuyor, hem seviyoruz. 

YILMAZ ÖZDİL-EUROVİSİON

Eurovision


Rusya

Ukrayna


Yunanistan

Ermenistan

Norveç

Sırbistan

Türkiye

Azerbaycan

İsrail

Bosna.

Eurovision’un ilk 10’u böyle.

*

Deniyor ki:

"Komşu komşuya oy verdi..."

Yanlış.

Komşu komşuya oy verdiyse, İspanya, neden Portekiz veya Fransa yerine, Romanya’ya 12 puan verdi? Portekiz, neden İspanya yerine, 12 puanı Ukrayna’ya verdi? Fransa, Hollanda, Belçika ve Yunanistan, komşu olduğu için mi Ermenistan’a 12 verdi? İsrail, komşu olduğu için mi Rusya’ya 12 verdi? Almanya’nın 10’u bize, 12’si Yunanistan’a... Komşu mudur?

*

Peki nedir?

*

AB çökmüştür!

İlk 10’a bakın...

Bir tane AB üyesi ülke yok.

*

"Yunanistan var"
derseniz...

Ben de size, "İlk 4’e biraz daha yakından bakın" derim...

4’ü de Ortodoks!

İlk 10’da 5 Ortodoks, 3 Müslüman, 1 Evanjelik, 1 Musevi var.

Hani, Katolik Avrupa?

*

Kabul edilse de, edilmese de, ulus devletleri tespih gibi etrafına dizen Rusya’nın borusu ötüyor AB topraklarında... Siyasi, ekonomik, nüfus ve nüfuz olarak, gerçek bu.

*

Bize gelince...

*

Sınırlarını korumak için Mehmetçik gönderdiğimiz, liman sattığımız İsrail’den "sıfır" aldık... "KKTC size feda olsun" dediğimiz Kıbrıs Rumu’ndan "sıfır" aldık... "Hepimiz Ermeniyiz" dediğimiz Ermenistan’dan "sıfır" aldık... "Dostum Kosta" dediğimiz, banka sattığımız Yunanistan’dan "sıfır" aldık... Medeniyetler İttifakı yaptığımız İspanya’dan "sıfır" aldık...

Saftirikliği bırakmanın zamanıdır.

BEKİR COŞKUN-BAY TERSİNE

Bay tersine...


NE derse tersine...

Diyelim ki Başbakan, "İşçi kardeşlerimizin 1 Mayıs’ı emek ve dayanışma günü kutlamaları için karar almış bulunuyoruz" dediği an, işçilerin 1 Mayıs’ta dayak yiyeceklerini anlamışımdır.


Nitekim "Çiftçimizin artık yüzü gülecek" dedikten sonradır ki ana tarım ürünlerimizin ithali açıldı ve çiftçiler traktörlerini galericilerin önüne götürüp sattılar.

"Şimdi sıra üniversitelerin iyi çalışmasında" dediğinde üniversiteler, "Şimdi de Merkez Bankamızın yerini düzeltiyoruz" dediği zaman Merkez Bankası karıştı.

"Genel Sağlık Sigortası ile iş hayatında reform yapıyoruz" dediği an, insanlar 1.5 yaşındaki çocuklarının elinden tutup onu "frezeci ustası" yapmaya gittiler.

"En az üç çocuk doğurun" demesi, Anadolu’dan İstanbul’a gelenlere, "Bu kadar çok kalabalık olmaz, vize uygulayalım" önerisinden hemen sonraya denk gelir.

"Şimdi hep birlikte doğayı koruyacağız" dedikten hemen sonradır; ormanların kesilip yerine otel yapılmasına ilişkin yasanın yürürlüğe girmesi...

*


Ne derse tersine...

"Şimdi bilin bakalım yapmamız gereken hakikaten önemli neye sıra gelmiştir..."

"....?"

"Hortumları kesmeye..."


İşte; torbayla altın toplama düğünlerinin, 14.5 yaşında şirket sahibi olmanın, likit yumurta ve mısır gevreği işinin, gemiciliğin, damada ihalesiz ve kamu bankalarının parası ile gazete-TV kapatma sürecinin başlama tarihidir bu "hortumları kesme" sözü.

*


"Yargının bağımsızlığı için reform yapmaya sıra geldi"
dedikten sonra ne çıktı?..

Yargı krizi...

Çünkü yargıçlar; yargı bağımsızlığının, yargının AKP’lileştirilmesi olduğunu anladılar.

Tıpkı, "Laik Cumhuriyet ilkeleri doğrultusunda Anayasa’yı düzeltiyoruz" dedikten hemen sonra "Türban serbestisi getiren Anayasa düzeltmesi" yapıldığı... Ya da "Bu noktada düşünce özgürlüğünde sıra..." dedikten sonra yazarların sabaha karşı evlerinden toplatıldığı gibi...

Ben bakarım:

Ne dedi?..

Ne dediyse tersine...

YILMAZ ÖZDİL-NOBEL ALIR

Doğada bulunmayan ve ışığın ters yönde kırılmasını sağlayan "meta malzeme"yi üreterek, cep telefonu, bilgisayar çipleri ve mikroskopların etkinliğinin artırılmasına katkı sağladığı için, Londra’daki Kraliyet Bilim Topluluğu’nda düzenlenen törenle Descartes Ödülü’nü alan tek Türk, saygın Fizik Profesörü Ekmel Özbay’ın danışmanlığında, TÜBİTAK tarafından desteklenen Nanoteknoloji Araştırma Merkezi’nde, Avrupa Birliği Çerçeve Programı kapsamında çalışmalarını sürdüren Bilkent Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü doktora öğrencisi Bayram Tütün’ün, organik kimya ve sentetik polimerler kullanarak ürettiği organik lazer teknolojisiyle, yara iyileştirme, böbrek taşı tedavisi, göz ve diş hekimliği teşhislerindeki yüksek çözünürlüklü projeksiyon ve hologram ekranlarına sahip görüntüleme cihazlarını, milyonlarca renk, yüksek kalite ve çok daha ucuza elde edilebilir hale getirip, dünya yeni nesil optoelektronik teknolojisinde çığır açtığı gün... Sağlık Bakanı, "keneye karşı pantolon paçalarını çorabın içine sokun, ishal olanlar da, ellerini sabunlasın" dedi.

*


Daha fazla devam edemeyeceğim.

YILMAZ ÖZDİL-YES,NO

Yes, no...


Kerem...

Alman Lisesi’ni bitirdi.


Koç Üniversitesi’ni bitirdi.

İşletme diploması aldı.

Boğaziçi Üniversitesi’ne gitti.

Yüksek lisans yaptı.

Mimari tarih üzerine...

Koç Üniversitesi’ne döndü.

Öğretim üyesi olarak çalıştı.

Sonra, İTÜ’ye geçti.

Doktora yapıyor.

*

Harun...

Alman Lisesi’ni bitirdi.

Boğaziçi Üniversitesi’ni bitirdi.

Felsefe diploması aldı.

Ekolojiyle ilgileniyor.

*

Burak...

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı şan bölümünü bitirdi, opera çalıştı.

Kerem...

Jazz-rock’la başladı; Rolling Stones yorumladı; bana göre, yerli Jimi Hendrix.

*

Mor ve Ötesi bu.

*

Türkiye’nin seçkin okullarını bir defa değil, defalarca bitirdiler. Anadili seviyesinde İngilizce ve Almanca biliyorlar. İsteseler, çok rahat İngilizce şarkı yapabilirler.

Ama...

Yabancı dilin kompleks haline getirildiği; anca "yes, no" diyebilenlerin özgeçmişlerine "İngilizce biliyor" diye yazdırdığı; İbrahim Tatlıses’in "van tu tiri forroo" dediği bir ülkede... Eurovision’a "Türkçe" katıldılar.

*

Bugün alacakları derece ne olursa olsun, "teşekkür" borçluyuz, teşekkür...

ÖZAY ŞENDİR-ENGİN ARDIÇ

Engin Ardıç'ın yaramaz çocuk halleri...

Bazı babalar vardır, eve her gelene "Göster oğlum amcana pipini" der.
Pipi göstermeyi marifet sanan çocuk, aferin aldığı eylemi her zaman yapmaya başladığında kafasına şaplak yer.
Bazı bababalar ise, erkek çocuklarının küfürlü konuşmasından keyif alır.
Çocuk küfür ettikçe, büyüdüğünü ve hoşa giden birşey yaptığını zanneder.
Ta ki günün birinde babaya da küfredip fırçayı yiyinceye kadar.
Engin Ardıç'ın bir zamanlar yazılarına samimiyet katan dili işte bu çocukların hallerine dönmeye başladı.
Dün Kıbrıs'tan yola çıktığı yazısında Engin Ardıç, Bülent Ecevit'e demediğini bırakmamış.
Buna dair söylenecek çok şey var ama önce Engin Ardıç'ın Kıbrıs takıntısı ve yanılgılarını halletmek lazım.
Ardıç geçenlerde Ergenekon soruşturmasıyla ilgili bir yazıda: "Bunlar Kıbrıs'ı sömürge yapmak isterler" ifadesini kullandı.
Bu soruşturma kapsamında gözaltına alınanların Kıbrıs'taki çözüm formüllerinden hoşlanmadıkları doğru ama bir yeri sömürge yapmak için
sömürmek gerekir.
Oysa Türkiye'nin KKTC'ye yıllık katkısı 500 milyon dolar seviyesinden aşağıya hiç düşmedi.
Adam dün diyor ki: "Kıbrıs 35 senedir sırtımıza yapışmış bir kamburdur"...
Şimdi kalkıp bu adama Nikos Sampson'un 15 Temmuz darbesinin sonuçlarını baştan mı anlatacağız?
1974'te ne Yunanistan ne de Kıbrıs'ın Avrupa Birliği üyeliği ya da bu ihtimal söz konusuydu.
O tarihte Enosis ilan edilse ve Ada Yunanistan'a bağlansa acaba ne olurdu?
Mesela hava ve kara suları sahası yüzünden Türkiye'nin Akdeniz'e çıkışında da sorunlar yaşanmaz mıydı?
Füze teknolojisinin gelişmediği o tarihte ne Yunanistan ne de Ege Adaları'ndan kalkan savaş uçaklarının Ankara'yı vurup geri dönme imkanları yoktu.
Oysa Kıbrıs'tan kalkan bir savaş uçağı Ankara'yı vurup geri dönebiliyordu.
Engin Ardıç'a Kıbrıs'ın tamamını anlatmak çok vakit alır ama ne olup bittiğini anlaması için bazı satırbaşları öğretilebilir.
Konumuzla alakası olmadığı için  Potemi Valileri yada Templar Şövalyeleri dönemine kadar gitmeyeceğim.
Ama Kıbrıs'ta olup biteni anlamak için Enosis'in Türkler'e değil İngiliz Yönetimi'ne karşı ilan edildiğini bilmek gerekir.
Ya da devrimci akımların güçlendiği 1930'lu yıllarda, Ada'daki vali tarafından İngiliz Sömürge Bakanlığı'na çekilen bir telgrafta: "Kilise tüm sahtekarlığa karşı anti-komünisttir ve bu bizim için bulunmaz bir fırsattır..." dendiğini de bilmek gerekir.
Bunları bilince ticaret hayatında olmayan Türkler'in, İngiliz Yönetimi tarafından çeteci Rumlar'a karşı polis olarak işe alındığını ve sıkıntıların buradan başladığını da kavramak gerekir.
Ardıç yazısında diyor ki: "Kıbrıs' harekatından sonra Osmanlı refleksi gelişti."
Yüzeysel bilgilerle sağlam analiz ancak bu kadar yapılabilir.
İkinci Cenevre Konferansı'nın tutanaklarını okursanız Türkiye'nin masaya koyduğu "Kantonal çözüm önerisi"ni görürsünüz. Bu öneri yıllar sonra Yunanlılar tarafından bile kaybedilmiş bir fırsat olarak değerlendirildi.
Ardıç, Ecevit'in duracağı yeri de, hareket edeceği yeri de çekileceği yeri de bilemediğini yazmış.
Ahlaki bir kaygınız yoksa, aradan onlarca yıl geçtikten ve olayın bir numaralı tanığı öldükten sonra sallamak kolay.
O tarihte Türkiye'nin Başbakan'ı, "Ada'ya  barış ve demokrasi getirmek için çıktık" diyerek tepkileri göğüslemeye çalışırken, Başbakan Yardımcısı olan Erbakan yabancı gazetelere: "İnşallah Ada'nın tamamını feth edeceğiz" diyordu.
Ecevit'in duracağı yeri bilmediği meselesine gelince...
Türkiye'nin, Birleşmiş Milletler'in ateşkes kararını kabul ettiği doğrudur ama fiili durum daha farklıdır.
Türkiye'nin müdahalesinin ardından Yunanistan'da göreve gelen sivil iktidarın Dışişleri Bakanı Mavros, Birinci Cenevre Konferansı'nda ateşkes ihlallerinden şikayetçi olur.
Gerçekten de Türkiye ateşkesi kabul ettikten sonra hava akınlarını durdurmuş ama Ada'daki birlikler, güvenli köprü başlarını tutuncaya dek ilerlemeye devam etmişlerdir.
Engin Ardıç zahmet edip başyazarı Mehmet Barlas'ın odasına bir giderse Cenevre Konferansı'nı takip eden isimlerden biri olan Barlas, ona neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlatır.
Türkiye'nin Kıbrıs politikalarında eleştiriye açık bir sürü yer vardır.
Mesela, Milliyetçi Cephe Hükümet'i Kıbrıs'taki tüm fabrikaları ani bir kararla Türkiye'deki ilgili KİT'lere bağlamıştı.
Kötü yönetim o fabrikaların kapanmasına ve işsizlik sorununa neden oldu, bu doğru...
Ya da Güneydoğu'yu askere devreden siyasilerin, Kıbrıs'ı da Denktaş'a havale ederek bir anlamda Türkiye'nin kaderini de Denktaş'ın eline bıraktıkları da doğru.
Bunların doğru olması, müdahalenin haklı sebeplere dayandığı, Türkiye'nin müdahale döneminde her zamankinden daha iyi bir diplomasi yürüttüğü gerçeğini değiştirmez...
Engin Ardıç yazısında bir parantez açarak; Ecevit'in duracağı, ilerleyeceği, çekileceği yeri ne zaman bildiğini sormuş.
Mesela maaşları Amerikalılar tarafından ödenen  Özel Harp Dairesi ile ilk kim uğraştı dersem, Ardıç ne yanıt verir?
Ya da 12 Mart'ın hapse tıktığı binlerce insana affı kim çıkardı?
Ya da Çalışma Bakanı olduğu 1963 yılında  CHP bürokrasisini de karşısına alıp "Grev-Lokavt" kanunu çıkaran, sendikacılığın önünü açan kimdi?
Siyasetteki  tüm artı ve eksilerine rağmen, bu ülkede kendi valizini taşıyan, sıraya girmeyi bilen, bırakın yazmayı şiir okuyan tek siyasi Ecevit değil mi?
Tarih Bülent Ecevit'i  Engin Ardıç'ın yazdığı gibi ve o derece kaba ifadelerle yazmayacak....
Zira tarihin adalet terazisi var...

FATİH ALTAYLI-YARGI-HORTUMCU

Bilesiniz diye yazdım, başka nedeni yok

Okurlar soruyor, “Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın görüşleri belli. Onu da AKP başkanlığa getirmedi ya!” diye.
Doğru söylüyorlar.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ı Anayasa Mahkemesi’ne atayan da, Başkan seçen veya seçtiren de AKP değil.
Anayasa Mahkemesi’nde başkanlık koltuğunun boşalmasından sonra mahkemenin başkanlığı mahkemenin 11 üyesi arasında seçim yapıldı.
Başkanlık için 4 üye aday oldu.
Bu üyelerden üçü Fulya Kantarcıoğlu, Ahmet Akyalçın ve Mehmet Erten’di.
Dördüncü aday ise Haşim Kılıç’tı.
Kantarcıoğlu, Erten ve Akyalçın aynı cephedendi.
Haşim Kılıç ise farklı bir cepheyi temsil ediyordu.
Anayasa Mahkemesi üyeleri arasında Haşim Kılıç’ı destekleyen kendisi dışında tek üye Sacit Adalı’ydı. Sacit Adalı da, Yüce Mahkemeye Haşim Kılıç gibi Özal tarafından atanmıştı ve Refah ve Fazilet davalarında kapatmaya karşı oy kullanmakla tanınıyordu.
Seçimlerde Haşim Kılıç’ın sadece 2 oyu vardı.
Diğer yanda ise 9 oyluk bir blok üçe bölünmüştü.
Peşpeşe sonuç getirmeyen seçim turları yapıldı.
Hiç bir üye gerekli 6 oyu alamıyordu.
Fulya Kantarcıoğlu her turda sedece 1 oy alıyor, Haşim Kılıç’a 2 oy çıkıyordu.
Geriye kalan 8 oy genelde 5-3 bölündüğü için Anayasa Mahkemesi başkanı seçilemiyordu.
Görünüşe göre Haşim Kılıç’ın seçilme şansı yoktu.
Dünya görüşü farklılığı nedeniyle biri kendininki olmak üzere sadece 2 oyu vardı.
Karşısında ise 9 oyluk bir blok mevcuttu.
Ancak buna rağmen turlar geçiyor Başkan seçilemiyordu.
9 oyluk blok üçe bölünmüştü.
Hiç biri diğeri lehine ekilmeye yanaşmıyordu.
Sonunda iş tam bir inatlaşmaya döndü.
9 oyluk bloktan bazı isimler birbirlerine karşı öyle bilendiler, öyle öfkelendiler ki,  “Madem bu kadar inatlaştık. Birbirimize oy vereceğimize Haşim Kılıç’a oy veririz” diyerek Haşim Kılıç’a destek verdiler.
Kişisel öfkeler rejim kaygısının önüne geçti.
Ve Haşim Kılıç bu şekilde Anayasa Mahkemesi Başkanı oldu.
Bunları niye mi yazdım?
Bir nedeni yok.
Bilin istedim, o kadar...


Yargı taraftır

“Yargıtay Anayasa Mahkemesini etki altına almaya çalıştı” diyor hükümet medyası ve embedded  (hükümete yapışık) liberaller.
Oysa aylardır AB sözcüleri, yabancı hükümet adamları veya kendi köşe yazarlarıyla Anayasa Mahkemesi’ni etki almaya çalışanlar kendileri değilmiş gibi.
Anayasa Mahkemesi’ni onların görüşlerine göre etkilemeye çalışmak serbest, tersi “Hukuksuz ve antidemokratik”
Oysa Yargıtay’ın böyle bir şey yaptığı falan da yok.
Yargıtay, yargı üzerindeki baskılardan yargıya gösterilmeyen saygıdan şikayet ediyor.
Anayasa Mahkemesi dahil tüm yargı üzerindeki baskının sona ermesini istiyor suç oluyor.
Anayasa Mahkemesi’ne baskı yapılmamasını istemek Anayasa Mahkemesi’ne baskı oluyor.
“Benim Anayasa Mahkemesine baskı yapmamı engelleyerek Anayasa Mahkemesi’ni etkiliyorsun” diyorlar açıkça.
Madem yargıyı bu kadar önemsiyorsunuz, yedi düvel Türk yargısına hakaret ederken neredeydiniz!
Türk yargısı faşist, çağdışı, taraflı, siyasileşmiş diyenlerin karşısına niye çıkmadınız.
Niye o zaman yargıyı savunmadınız.
Siz savunmayınca yargı kendi kendini savunmak zorunda kalınca niye kızıyorsunuz.
Yargı tarafsız olmalı diyorsunuz.
Yargı tarafsız olamaz.
Yargı taraf olmak için kurulmuştur.
Yargı Anayasa’dan, yasalardan yana taraftır.
Yoksa aslında sizi rahatsız eden bu mu!
Yargının Anayasa’dan taraf olması mı!


TMSF hortumcuyla elele

Genel Havacılık terminalindeki bir görevli telefon açtı geçenlerde.
“Fatih Bey siz yazıp duruyorsunuz ama hikaye. Az önce Cavit çağlar’ın oğlu buradaydı. Bir Bentley’le geldi. Önünde bir Range Rover arkasında bir Mercedes’le. İçinde korumalar. Sonra da özel uçağına binip gitti. Bırakın hortumcularla uğraşmayı hortumcu olun hortumcu. Siz her devirde herkesle kavga ediyorsunuz onlar her devirde herkesle dost” dedi.
Haklıydı.
Gün oldu, devran döndü, TMSF’ye bir haller oldu.
Hortumcunun korkulu rüyası, namuslu insanların güvencesi TMSF namuslu işadamının düşmanı, hortumcunun dostu oldu.
İlk işaret Dinç Bilgin’le yapılan işbirliği ile geldi.
TMSF, sahteciliği yargı kararı ile tescillenen Dinç Bilgin’in sunduğu sahte belgelerle bir hukuksuz operasyon yaptı.
Hadi bu şahsi mesele diyeyim yazmayayım.
Ya sonrası.
Büyük hortumcu, siyasi ve ekonomik yüzsüzlüğün sembolü olmuş bir işadamından olan alacaklarını tahsil için harekete geçen TMSF bu işadamıyla ahlaksız bir işbirliği içine girdi.
Cavit Çağlar’dan alacaklarını tahsil edebilmek için TMSF ile hiç bir işi olmayan Doğuş ve TMSF ile hiç bir işi kalmayan Çukurova’ya saldırmaya başladı. 
Cavit Çağlar kral gibi dolaşıyor, TMSF Cavit Çağlar’ın borçlarını başkalarından tahsil etmeye çalışıyor.
TMS-Çağlar elele.
Ne güzel görüntü.
Benzer bir ayrıcalıklı tutum da Erol Aksoy’a gösteriliyor.
Daha doğrusu bütün hortumcular şu günlerde TMSF’nin baştacı.
Türkiye’de iktidarlar değişiyor, Dünya görüşleri değişiyor ama bazı şeyler hiç değişmiyor.
Hatta galiba kötüye gidiyor. 

HASAN PULUR-BANU AVAR

BATILI devletlerden birinin elçisi memleketine giderken, Osmanlı sadrazamına vedaya gelmiş:
‘’Dönüşte size ne getireyim?’’
Sadrazam gülümsemiş:
‘’Yeni meseleler, yeni dertler getirme de ne getirirsen getir!’’
TRT’nin yayından kaldırdığı ‘’Sınırlar Arasında’’ belgesel programının yapımcısı Banu Avar, ‘’Avrupalılar beni istemedi’’ demiş...
Osmanlı sadrazamı ile elçi arasındaki bu konuşma bize Banu Avar’ı hatırlattı.
* * *
DOĞRUSU hiç de yadırgamadık, ‘’sömürge valisi’’ kılıklı Avrupalıların bize sıfat biçtiği, ‘’Faşist laikler’’ yakıştırmasını yaptığı, ‘’Size şöyle bir adam lazım!’’ diye, adamın nasıl biri olduğunu anlattığı ortamda, elbette Banu Avar’ın yaptığı belgesel program onların canını sıkar, TRT’ye gereğini yaptırırlar.
* * *
NE vardı Banu Avar’ın programlarında?
Avar, gittiği ülkeleri bize tanıtıyordu, turistik otellerini değil, tertemiz meydanlarını değil, mutlu insanlarını değil...
Ya neleri?
O ülkede olan bitenleri, düzenin mağdurlarını...
Biz o belgeselleri seyrederken mesajı alıyorduk...
Mesela bize diyordu ki:
‘’Ey vatandaşım, kanma aldanma! Bakma, sen, onların bizi eleştirdiklerine... Evet, eleştirilerinde haklı olsalar bile, bir de kendilerine baksınlar, insan haklarına nasıl uyuyorlar, ya da uymuyorlar, görün!’’
Banu Avar, Avrupalılara kendilerini de tanıtıyordu:
‘’Bu mu insan hakları, bu mu demokrasi? Kendi ülkenizde olanları görmüyor, başka ülkelerden (Türkiye) hesap soruyorsunuz...’’
* * *
İŞTE Avrupalılar buna kızıyorlardı, şikâyetleri buydu, Ankara’da kaç büyükelçi, kaç kapıyı aşındırdı, Banu Avar için...
Gürcistan’dan İsveç’ine kadar...
‘’İsveç mi?’’ diyeceksiniz...
Ya ne sandınız?..
Sorun bakalım İsveçlilere, ‘’Laponlar’’ deyin, ‘’Laponlara ne oldu?’’ deyin, görürsünüz o sosyal demokrat İsveçlinin suratını...
Banu Avar’ın programlarını niye yayından kaldırdılar anladınız mı?
Hele hele bugünlerde, Anayasa Mahkemesi karar arifesindeyken...
* * *
OYSA, Banu Avar geçen yılın aralık ayında (Aralık 2007) TRT ile sözleşme imzalamıştı, 2009 Ocak ayına kadar program yapılmış, gidilecek ülkeler saptanmıştı.
Bu ayın 28’inde ‘’Büyük Ortadoğu ve Asya Projesi’’ adlı bölüm yayımlanacaktı.
Banu Avar bu bölümün kurgusuyla uğraşırken, TRT haber Dairesi Başkanı’ndan bir yazı geldi:
‘’Programınız kaldırılmıştır.’’
Gerekçe:
‘’Yayın planındaki değişiklik.’’
* * *
‘’SINIRLAR Arasında’’ programı tarihe karıştı.
Ne gam?
Onun yerine ‘’Avrupa’nın Türkiye’deki işbirlikçileri’’ adlı, Soros destekli bir program koyarsınız, olur biter.
Türk halkının uyanmaya değil, uyutulmaya ihtiyacı vardır.
‘’Dönek’’ makamından ‘’liberal fasıl’’ fena gitmez.