Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

ERHAN EVİRGEN

HER MÜNAKAŞANIN TEMELİNDE BİRİSİNİN CAHİLLİĞİ YATAR.

Haziran 2008 tarihli yazilar (sayfa 1)Haziran 2008 tarihli diger ogeler resimler , videolar

ORAY EĞİN-TÜRBAN ARTIK FUTBOLDA SİMGE

oray_ 

Türban artık futbolda da simge

 Eminim, pek çok kişi benimle aynı şaşkınlığı yaşamıştır ama politik olarak doğru olmadığı için itiraf edememiştir. Milli Takım’daki oyuncuların annelerinden bahsediyorum. Reklama yansıyan oyunculardan annelerinin başları kapalı olanları dikkat çekiyor. Futbol, Türkiye’de de varoş çocuklarının hakimiyetinde, dolayısıyla bu türbanların sınıfsal bir çağrışımı da var. Reklamda yer alan anneleri ve diğer muhafazakâr oyuncuların ailelerini düşündüğümüz zaman aşağı yukarı Türkiye’nin genel yansımasına uygun bir profil ortaya çıkıyor: Türbanlı ve türbansızlar oranı aşağı yukarı yüzde 47 gibi. AKP’nin Milli Takım’a yansıması da bu.

Kuşkusuz en dikkat çekeni Emre Aşık’ın annesi oldu bu reklamda benim için. Türbanını bağlayış şekli, tıpkı Servet Çetin’in annesi gibi aşırı muhafazakârlığa işaret ediyordu. Aysun Kayacı’nın bir zamanlar gelin gideceği ailenin annesinin bu olduğuna hiç kimseyi inandıramazsınız mesela.

İlginç olan, AKP’lilerin tercih ettiği, Emine Erdoğan’ın da kullandığı “Şulebaş” modelin hiçbir futbolcu annesi tarafından tercih edilmemiş oluşu. Boynun önünden bağlanan çene açık bu türban bağlama şekildense çenenin de kapandığı ve yandan bağlanan yöntem benimsenmiş Milli Analar tarafından.

Peki Milli Takım ne kadar milli? Türban açısından Türkiye’nin bir yansıması tamam. Laik kesimi yansıtmak için orta sınıf Anadolu kadını var (Gökdeniz Karadeniz’in annesi), orta sınıf şehir kadınını temsilen Arda Turan’ın annesi, Beyaz Türkler için de reklamda yer almasa da Fulya Terim seçilebilir belki. Milli Takım’da Şii kökenli oyuncu da var, ama Kürtler temsil edilmemiş mesela.

Yine de göze batan, tıpkı Türkiye’nin genelinde olduğu gibi türban. Türban, futbolda da tıpkı siyasette olduğu gibi artık bir simge. Annesi ya da eşi olanlar Milli Takım’a alınıyor diye bir şey iddia etmek doğru olmaz tabii ki, ama futbolun sahanın dışında oynandığı alanlarda türbanlılar epey etkili.

Almanya maçından sonra Fatih Terim’in görevi bırakacağını açıklamasının ardından yerine gelecek tek bir kişiye işaret ediliyor: Ertuğrul Sağlam.

Eşi türbanlı, kendisi de muhafazakâr olan, yardımcısı Mutlu tescilli Fethullah’çı Ertuğrul Sağlam’ın Beşiktaş’a gelişi epey tartışma yaratmıştı. Beşiktaş, Cemaat’e yenilmiş, kimi oyuncular bu düzene uygun bulunmadığı için gönderilmişti.

Ertuğrul Sağlam, daha futbolculuk yıllarından itibaren eşinin başının kapalı olmasını hiç mi hiç gizlemedi zaten.

Şimdi eşi türbanlı Sağlam’ın Milli Takım hocalığı tartışılıyor. Bu Türkiye’nin belli başlı bütün kurumlarındaki türban “simgesini” bir kez daha hatırlamamız için bir vesile aslında. Türbandan nasibini futbol da alıyor ve bir kez daha “velev ki simge” denen türban belirleyici oluyor.

Cumhurbaşkanı, Başbakan, Merkez Bankası Başkanı, Futbol Federasyonu Başkanı eşlerinden sonra Milli Takım’ın başına da eşi türbanlı bir hoca getiriliyor.

Euro 2008’in en çok rol çalan ekran karakteri de başı türbanlı bir taraftardı: Türkiye’nin aşırı coşkusu ve herkese sarılmasıyla tanıdığı Aysel Doğan, TFF Başkanı Hasan Doğan’ın eşi. İlk ekrana yansıdığında herkese sarılan Aysel Doğan, Almanya maçında uyarı almış olacak ki sadece eşine sarıldı.

Bakalım bu yarış nereye kadar sürecek? Türbanlı hiç kimse kalmayana kadar mı yoksa bu da bir geçiş dönemi mi?

ERTUĞRUL ÖZKÖK-KASTRATO SEMENDER

e_ozkok_bi 

Kastrato semender


HİÇ duymamıştım.Önceki hafta Londra’da havaalanında, "Hayvan Cehaleti" adlı bir kitap aldım, onu okurken öğrendim.

Albatroslar, 6 gün hiç kanat çırpmadan uçabilirlermiş.


Yeni doğmuş albatros, havalandıktan sonra, kendine bir eş bulup çiftleşinceye kadar hiç yere inmezmiş.

Bu bazen 10 yıl alırmış.

Albatroslar, gökyüzünde uyurlarmış.

Beyinlerinin bir yarısı uykuya dalarken, öteki ayakta kalır, sonra öteki yarısıyla yer değiştirirmiş.

Tam da çocukluğumdan beri hayal ettiğim şey.

Bir çift kanat takıp, küçük şehirlerin, kasabaların üzerinde sessizce süzülmek; hep bunu hayal ettim.

İçinden ışık taşan pencerelerde hep Peter Pan filmindeki çocukları aradım.

Demek ki, öldükten sonra bir başka bedende yeniden dünyaya geleceksem, bu albatros olacakmış.

Aylarca, hatta yıllarca gökyüzünde dolaşan, her şeye, herkese yukarıdan bakan, aşağıdakileri hep küçük, kendini hep büyük gören ve en güzeli, bunu hak eden bir canlı.

Allah’ın sevgili kulu...

Küçük görmenin, çok ayıp kabul edildiği bu fani dünyada, bir canlının bundan daha büyük hangi lüksü olabilir...

Eski bir inanca göre albatros öldürmek uğursuzluk getirirmiş.

Ama bu inanış, denizcilerin, albatrosları öldürüp kemiklerinden pipo yapmasına mani olamamış.

Daha yaygın bir başka inanışa göre ise, albatroslar, boğulmuş denizcilerin ruhlarını yeniden dünyaya döndüren kuşlarmış.

Okuyunca dalıp gidiyorsunuz.

Albatrosun bedeninde yeniden dünyaya dönmek için ille de bir denizde boğulmak mı gerekir?

Sonunda boğulmak nedir ki?

Arzusu, tutkusu dışında dayatılan her şey, insanı boğacağına göre, biz boğulmuş denizcilerin nüfusu öyle hiç de az olmasa gerek...

Ha, küçük kayıklara binmeyi reddeden, her gece koylarına, köylerine, evlerine barklarına dönmek zorunda kalmayan büyük ruhlar derseniz, onların tek mezarı vardır:

Açık denizler, okyanuslar...

Öylelerin sayısı çok fazla değildir ve yaşlı filler gibi, ölmeye o okyanuslara giderler.

Sonra bir sabah, yalnız bir albatrosun bedeninde yeniden okyanuslar üzerinde süzülmeye başlarlar.

Hiç kanat çırpmadan, sadece süzülerek...

Günlerce, aylarca, bazen yıllarca.

* * *

Aynı kitaptan bir şey daha öğrendim.

Meksika’da bir gölde yaşayan bir semender türü, evrimini bir noktada kesip yetişkin hale geçişini durduruyormuş.

Bu semender, hayatının geri kalan bölümünü, yumurtadan yeni çıkmış iri kafa kurbağalar gibi, yani çocuk kalarak tamamlıyormuş.

Bir tür kastrato semender.

Bir canlının kendi iradesiyle çocuk kalmayı seçmesi...

O çocuğun, bir albatros bedenine bürünüp, bir daha hiç yere, ölümlüler arasına inmeden, sonsuza kadar gökyüzünde süzülebilmesi.

Hürriyeti, şahsiyeti başka nasıl tarif edebilirsiniz ki...

Meksika’nın ıssız bir gölündeki semender bunu başardı.

Ya evrimini durdurmayıp, başkaların iradesiyle büyüyen, farklı olmayı göze alamayan semenderler?..

Kitapta onlar da anlatılıyor.

Normal, yetişkin semender, bütün hayatı boyunca, doğduğu yerden en fazla 1 mil uzağa kadar gidebilirmiş.

Hava sıcaklığının değişimine hiç dayanıklı değilmiş.

Evinden yarım mil uzakta, hava aniden soğursa, oracıkta ölürmüş.

Aralarından sadece biri, Sibirya semenderi, kendi kendine bir antifriz proteini yaratarak, eksi 50 dereceye kadar dayanma yolunu bulmuş.

Bu sayede kendini dondurup, yıllarca o halde kalabiliyormuş.

* * *

O zaman gelelim hayat bilgisi sorusuna.

Siz hangisini tercih ederdiniz?

Biri, kendi iradesiyle albatros bedeninde, göklerde, öteki eksi 50 derecede buzların altında...

Biri süzülüyor, hiç yere inmiyor.

Öteki sadece uyuyor.

Bunlardan hangisi...

Ben hiç düşünmeden tercihi yaptım.

Kastrato semenderi seçtim.

Tıpkı çocukluk hayallerim gibi...

SERDAR AKİNAN-BAŞBAKANI KORUYUN

erdoganxn8 

Başbakan’ı koruyun...

George Fidas, CIA Analiz ve Prodüksiyon Direktörü, emekli... Graham Fuller, CIA ajanı, emekli...

Morton Abromowitz, ABD eski Ankara Büyükelçisi...

Elimdeki liste, teologlar, adını ilk kez duyduğumuz birtakım danışmanlar ve akademisyenlerden oluşuyor.

Bu liste ne mi?

Bu liste Fethullah Gülen’in ABD’de, Green Card alarak sorunsuz oturması için mahkemeye mektup yollayan isimlerden oluşuyor.

Yargıtay Ceza Dairesi’nin “beraat” kararı üzerinden 24 saat geçmeden Gülen’e ABD’yi terk etmesi için 1 ay süre verildiği haberi geldi.

Bu kararı alan mahkemeden karara ilişkin kamuya yansıyan ilginç bir detay var.

Pennsylvania Eyalet Savcısı Patrick L. Meehan mahkemeye sunduğu ve mahkemenin dikkate alarak Gülen aleyhinde karar aldığı metindeki ifadelere göre...

Gülen hareketinin projelerinin arkasında Suudi Arabistan, İran, Türk Hükümeti ve hatta CIA’in bulunduğu...

Aylık gelirinin yüzde 10 ve yüzde 70 arasındaki payını Gülen hareketine bağışladığını itiraf eden işadamlarının olduğu...

Akademisyenlere para ödeyerek kendisi ve hareketi için yazı yazdırıp akademik prestij elde etmek istediği...

“Geleneksel laik eğitim ile inançlara karşı hoşgörünün harmanlanmasıyla bir eğitim modeli yaratıldığı” şeklindeki ifadenin inandırıcı olmadığı...

Bu ifadelere katılırsınız veya katılmazsınız. Ancak Amerika’da CIA ağırlıklı bir kanat Gülen hareketine kalkan olmak isterken bir başka yapı hareketi “tehlikeli” buluyor.

Zira bu cümleleri kaleme alan savcı 11 Eylül sonrası Bush’un atadığı, çeteler ve anti-terörizm’le ilgili çok ciddi adımlar atan önemli bir isim.

2010’da bu eyaletten potansiyel Cumhuriyetçi Vali adayı Meehan...

Şimdi gelelim Türkiye’ye...

Gülen hareketi açısından çok mühim bir gelişme... Cumhurbaşkanı Abdullah Gül açısından da öyle...

Peki ya Başbakan Recep Tayyip Erdoğan?

Şayet kapatma davasında, gerekçede siyaset yasağı tanımlanarak, Erdoğan’a bir yasak gelirse o zaman ABD’nin ve İngiltere’nin planı gerçekten devreye girer.

ABD ve İngiltere “ılımlı İslam”la ilgili orta vadeli partnerini seçti gözüküyor.

Bu partner Recep Tayyip Erdoğan değil.

Neo-Takiyye kitabından bu yana ısrarla yazıyorum... Başbakan Erdoğan “milli” duruşu olan bir siyasetçidir. Yaptığı onca hataya karşın, “Baykal mı? Erdoğan mı?” deseniz... Tereddütsüz, “Erdoğan...” derim.

Başbakan Erdoğan o denli güçlü hale geldi ki, birileri onu süratle resmin dışına itmeye çalışıyor.

Ordu ve yargıyı sistematik olarak yıpratanlar neden Başbakan Erdoğan’ı da karalıyor?

Neden onu siyaset sahnesinden düşürecek senaryolara taş döşüyor sanıyorsunuz?

Erdoğan’sız Türkiye Güneydoğu’sunu kaybeder.

Bu açık ve kesindir.

Hesabınızı bir kez daha yapın beyler...
 

BURAYA KADARMIŞ...

48297_13_080625234417 

SERDAR AKİNAN-TARAF NEDEN TARAFSIZ OLAMAZ

taraf832 
 

Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engellerden biri medya sermayesinin yapısıdır.

Gerçek anlamda özgür ve bağımsız yayıncılığın yolu gazeteci milletinin maaşını aldığı patronun medya dışında alanlarda iş yapmaması, siyasetle veya belli güç odaklarıyla ilgisi olmamasıdır.

Rahmetli Ufuk Güldemir’le Habertürk’ü bir avuç işsiz gazeteci ile bu inançla kurmuştuk.

O yaratılan değeri, tüm ısrarlarıma karşın, birlikte kurduğu gazetecilerle paylaşmamayı tercih etti. Rahmetlinin kendince haklı gerekçeleri vardı.

Ama emri Hak erken vaki oldu.

Bugün Habertürk medya dışında da işleri olan bir sermaye yapısının eline geçti.

Hatırlarsanız Habertürk Yarın adlı bir gazete çıkardı.

İyi bir gazeteydi ama Ufuk bile, mesleki dehasına karşın, o gazeteyi mali güçlükleri aşarak uzun süre yaşatamadı.

Pekâlâ bir patrona yanaşarak yüzdürebilirdi. Yapmadı. Gazete kapandığında bile Turgay Ciner’e baskı maliyetinden milyonlarca dolar borcu vardı.

Ahmet Altan dün Taraf gazetesi’nde bir yazı kaleme aldı ve askerin Taraf’ın arkasındaki “gizli finansör”ü açıklaması çağrısı yaptı.

Malum, Taraf yayın hayatına başladığı günden bu yana parmak ısırtan işlere imza atıyor.

Çoğu da gerçekten son derece başarılı gazetecilik örnekleri.

Yaptıkları yorumlara katılırsınız veya katılmazsınız.

Fakat, Altan’ın dünkü yazısının satır araları beni gülümsetti. Zira yapmaması gereken bir tartışmayı açtı.

Mesleğe kısa pantolonluyken Milliyet’in satış servisinde başlayan biriyim.

Gameda’dan bugüne işin ne boyuta ulaştığını iyi bilirim.

Bugün Bab-ı Ali’den gelip de özellikle baskıda, dağıtımda ve reklamda nasıl bir cendere olduğunu bilen kurt gazetecilerin ittifakla yorumu şudur.

50 bin tirajın altında, hiç de ucuz olmayan bir bordro ile, doğru düzgün reklam almadan ve 40 kuruşa gazete çıkarmak çok çok iyimser bir tahminle ayda en az 500 bin dolar net zarar yazmak demektir.

Taraf, Alkım yayınları tarafından çıkartılan bir gazete.

Özgür ve bağımsız yayın yaptığını söylüyor.

Milyonlarca dolar zarar ederek bu gemiyi nasıl yürüttüklerini açıklamaları neden yürüttükleri sorusundan daha temel bir soru... Nedeni kimseyi ilgilendirmez.

Ahmet Altan’ın arkasındaki bonkör finansör kardeşlerin “bağımsız medya” uğruna bu işi desteklediklerini ve şayet varsa milyonlarca dolar zararı açıklaması daha doğru olmaz mıydı?

Şimdi aklıma Ufuk Güldemir geliyor.

Yarın’ı çıkartırken Aydın Doğan, “Yüzde 51’ini ver. Bordonu, kağıdını, mürekkebini, dağıtımını ben üstleniyorum” dedi. Ufuk kabul etmedi. Ama mesela Zafer Mutlu kabul etmişti bu teklifi...

Ufuk aptal mıydı? Hayır gazeteciydi...

Şimdi Ahmet Altan milleti ve etrafındakileri kandırabilir ama meslekten biri olarak şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim bizim mahalleyi kandıramaz.

Taraf’ın ekonomik olarak özgür ve bağımsız olması mümkün değildir.

Alkım Yayınları matbaası gece vakti gizli gizli para basmıyorsa... Bu gemi yürümez.

Milyonlarca doları, özellikle bugünün Türkiye’sinde, özgür bağımsız medya için verecek babayiğit biz bulamadık.

Taraf, silahlı kuvvetler ve yüksek yargıyı hedef alan ve yıpratan yayınlar yapıyor.

Taraf nerede basılıyor?

Zaman gazetesinin baskı tesislerinde...

Kağıdı kalemi alıyorum elime hesaplıyorum işin içinden çıkamıyorum. Ben de haklı olarak soruyorum.

Bu değirmenin suyu nereden geliyor?

Bunu açıklaması gereken bir orgeneral midir yoksa gazetenin genel yayın yönetmeni mi?

SUAY KARAMAN-İMAM VE CEMAAT

suay_karaman 

Suay Karaman            Tüm Öğretim Üyeleri Derneği (TÜMÖD) Genel Sekreteri
 
 
Bir televizyon programında iki türbanlı genç kızın Atatürk'ü değil, İran'a İslamcı rejimi getiren Humeyni'yi sevdiklerini söylemeleri toplumda büyük yankı uyandırmıştır. Atatürk'ü sevmemenin gerekçesi ise, padişahtan aldığı yetkiyi kötüye kullanarak laikliği getirmesiymiş. Ve bunun gibi daha bir sürü dayanaksız, tarihi çarpıtan yalan yanlış sözler..
 
Türkiye bu duruma birden bire gelmedi. Bu süreç Atatürk'ün ölümünden beri yaşanmaktadır. Anımsamakta yarar var: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, "Ata'ya saygı durusunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok."  (12.5.1994 Hürriyet)  demişti.  Sayın Erdoğan'ın 1996 yılında yaptığı bir konuşma, 21 Ağustos 2001 tarihindeki tüm gazetelerde yayımlandı. Şimdi o konuşmadan alıntılara bakalım:  ''Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor, diye!.. Yahu bu millet istedikten sonra laiklik tabii elden gidecek!.. Sonra nedir bu laiklik Allah aşkına?.."
 
"Ben Müslümanım, diyenin tekrar yanıma gelip bir de aynı zamanda laikim, demesi mümkün değil. Niye? Çünkü Müslümanın yaratıcısı Allah kesin hâkimiyet sahibidir. 'Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir' lafı koskoca bir yalan!..  Egemenlik kayıtsız şartsız Allah'ındır."
 
Hizb-i İslami adı verilen örgütün başı ve dünyanın en çok aranan İslamcı teröristlerinden Gülbeddin Hikmetyar'ın dizinin dibinde resim çektiren imamların yönettiği ülkede, cemaatin her şeyi yapması, söylemesi doğaldır.
 
Atatürk ve laik cumhuriyet düşmanlığı, tarikat yuvalarında, yasa dışı kuran kurslarında, bazı imam hatip liselerinde ve özel eğitim kurumlarında gizli bir ders gibi öğrencilere aşılanmaktadır. Televizyon programındaki türbanlı genç kızların söyledikleri, gerçeklerle örtüşmemektedir. Bunlar aldıkları dinci eğitimin bir parçasıdır. Amaç Atatürk'ü değersiz göstermektir ve laik cumhuriyeti yıkmaktır. Eğer kafalarının içindeki karanlığı söküp atabilselerdi, bunların hepsinin yalan olduğunu Atatürk'ün "Söylev"ini okuyarak anlayabilirlerdi..
 
Bu sıkma başlı dinci sürülerinin, beyinlerini örten türbanın karanlığından çıkıp, gerçekleri görmeleri gerekir. Mustafa Kemal Atatürk'e her aklına gelenleri söyleyenler, nedense demokrasi getiriyorum diyerek Irak'ı yerle bir eden, camileri yakan ABD'ye bir şey söyleyemiyorlar. Cumhuriyeti ve laikliği sürekli eleştirenler, ABD'nin Irak'ı işgalini protesto edemiyorlar. Bunlar türban takarak, emperyalizmi ve yarattığı etkileri görmek istememektedirler. Türbanla sadece kafalarını değil aynı zamanda emperyalizmi de örtmektedirler.
 
Televizyonda bu olay yaşanırken, TBMM'de ise AKP'li bir Rize milletvekili, İsmet İnönü'nün millet düşmanı olduğunu haykırıyordu. Ülkemizi emperyalist işgalden, düşmandan kurtaranlar, millet düşmanı mı sayılıyor? Ülkeye demokratik ve laik bir cumhuriyet rejimi getirerek, yolu aydınlığa doğru olanlar millet düşmanı mı sayılıyor?
 
Kurtuluş Savaşını başaranlar içinde sahte evrak düzenlemekten mahkum olan var mıydı? Zimmetine para geçirmekten mahkum olan var mıydı? Rüşvet almaktan mahkum olan var mıydı? Kayıp trilyon davasından yargılanan var mıydı? Ülkesini emperyalist güçlere şikayet eden var mıydı? Ülkesini yabancılara pazarlamakla mükellef olanlar var mıydı? Ortaçağ karanlığını özleyenlerin, bunları iyi düşünmesi gerekir.
 
Atatürk'e, İsmet İnönü'ye hakaret edenler, millet düşmanı diyenler, kendi yaptıklarını ne zaman görecekler? Gördükleri zaman her şey çok mu geç olacak? Bu çapulculara  büyük ozan Nazım Hikmet gerekeni söylemiş; "Sana düşman, bana düşman, düşünen insana düşman. Vatan ki o insanların evidir. Sevgilim, onlar vartana düşman.."

FATİH ALTAYLI-OMV

23224 

OMV'den yanıt

Dünkü yazımla ilgili epey bir kıyamet koptu.
Başbakanlık beklendiği üzere yalanlama yaptı.
Ne diyeceklerdi, "Evet Sayın Başbakan yabancı bir işadamına bunları söylemiştir" mi!
Doğan Grubu sessiz kaldı.
Zaten beklenen de oydu.
OMV'den ise CEO Wolfgang j. Ruttenstorfer imzalı kibar bir yanıt geldi.
OMV'nin Başkanı Başbakan Erdoğan'la 12 Şubat 2008 tarihinde, yarım saatlik bir görüşme yaptığını, bu görüşmede Türkiye'deki yatırım planlarından söz ettiğini ve EPDK'ya yaptıkları rafineri izni müracaatını gündeme getirdiği belirttmiş.
Ruttenstorfer, bu konu konuşulurken Başbakan Erdoğan'ın Çalık Grubunun bu izni aldığını hatırlattığını da açıkça yazmış.
Ve şöyle noktalamış, "Görüşmenin ardından bir ortaklık nezaketi çerçevesinde Sayın Başbakan ile gerçekleştirdiğim toplantı bilgisini Sayın Aydın Doğan'a da ilettim. Ancak Aydın Doğan'la görüşmemiz esnasında  bir noter ile karşılaşmadım"
Yani Avusturyalı CEO, yazımdaki iddiaların tümüne yönelik bir itirazda bulunmuyor.
Tam aksine, görüşme esnasında Başbakan'ın Çalık Grubu'nu gündeme getirdiğini "Kibar bir şekilde" belirtiyor.
Değerli okurlar, aklınızda hiç bir şekilde bir soru işareti oluşmasın.
Yazdığım olay gerçektir.
Bu gerçeğin içinde acı olan taraflar vardır.
Ancak bu konuyla ilgili bana gelen binlerce mail, Aydın Doğan açısından çok düşündürücüdür.
Bana gelen mesajların neredeyse yüzde 90'ında muhatap Aydın Doğan olduğu için, okurlar Başbakan'ın yaptığını doğru bulmaktadır.
Yani davranış siyasi etik açısından doğru olmasa bile, Aydın Doğan'a karşı yapıldığı için doğru bulunmaktadır.
Bu durum, bir işadamı ama her şeyden önce bir medya patronu için son derece düşündürücüdür.

AHMET HAKAN-VAKİT

images 

Sahtekárlığın belgeleri


VAKİT Gazetesi şeytanın bile aklına gelmeyecek planlarla...

"Hakaretleri yağdır / Tazminat davalarından sıyır" şeklinde özetleyebileceğimiz...

Bir yöntemle tazminat cezalardan kurtulmanın yolunu bulmuş...

Sözde "dini bütün" şeytanların, buldukları yöntem şudur:

Gazetelerinde hedef aldıkları kişiye çirkin hakaretler yağdırıyorlar...

Hedef alınan kişi, bu hakaretlerin hesabını sormak için mahkemeye gidiyor...

Mahkeme cezayı kesiyor, tazminata hükmediyor...

Ve sıra geliyor alacaklının parasını almasına...

Ama o da ne?

Vakit Gazetesi, gelmiş geçmiş bütün ilan gelirini Adana’da bulunan "Arslan Güneydoğu Gazetecilik, Matbaacılık ve Kağıtçılık AŞ" adlı bir şirkete devir ve temlik ettirmemiş mi?

Bu durumda alacaklıya düşen, "alacaklı sırası"na yazılmaktan başka bir değildir...

Yani bir nevi "yaz tahtaya" hesabı...

İşte bu sahtekarca oyun nedeniyle...

Gazete, kaybettiği tazminat davalarını ödemekten sıyrılmış oluyor...

Nasıl ama? Hakka riayet sıfır... Mahkeme kararına saygı sıfır... Hukuka inanç sıfır...

Meğer "inananların yüz akı" diye hava basan gazete "şeytanın gururu" imiş...

Helal olsun vallaha!

Helal olsun ama işi de burada bırakmayalım...

Ben şimdi buradan Maliye Bakanlığı yetkililerine açıkça soruyorum:

BİR: Adana’da "İstiklal Caddesi No: 44" adresinde "Arslan Güneydoğu Gazetecilik, Matbaacılık ve Kağıtçılık" adlı bir şirket bulunuyor mu?

İKİ: Böyle bir şirket varsa bu şirket ile Vakit Gazetesi arasında nasıl bir ticari ilişki vardır...

ÜÇ: Gazete gelmiş geçmiş bütün gelirlerini bu şirkete ne karşılığında bağışlamıştır?

DÖRT: Gazete borçlarından kurtulmak için bu şirketle muvazaalı bir ilişki mi kurmuştur?

Maliye Bakanlığı yetkililerinden bu soruların yanıtını bekliyorum...

İKİNCİ BELGE: Şark kurnazlığı

DUYDUNUZ mu?

Vakit Gazetesi’nin en önemli ismi olarak gazetelere röportajlar veren, yazdığı her yazıda sağa sola terbiyesizce bulaşan Hasan Karakaya adlı şahıs hiçbir ücret ya da maaş almadan çalışıyormuş...

Yani Hasan adlı şahıs, meccanen ya da Allah rızası için çalışıyormuş...

Nereden mi çıkarıyorum bunu? Yine bir hukuki metinden... Yine bir alacak davasından...

Olay şöyle gelişiyor: Hasan sağa sola hakaretler yağdırıyor... Bu nedenle mahkeme tarafından tazminat cezasına çarptırılıyor...

Ama sıkıysa Hasan’dan parayı al...

İstiyorsun vermiyor... Gazetesine müracaat ediyorsun, oradan gelen cevap şu: "Hasan bizden para almaz... Hasan bize para almadan yazı yazar... Yıllardır bu böyledir."

Peki Hasan, sigortasız mı çalışmaktadır? Bilinmez...

Peki Hasan, ailesini nasıl geçinmektedir? Geceleri taksicilik mi yapmaktadır? Bilinmez...

Ama bildiğimiz bir şey var: Hasan kurnaz... Herkesi aptal, bir tek kendisini akıllı sanacak kadar kurnazdır...

Sadece Hasan mı? Ali İhsan diye bir yazar var Vakit Gazetesi’nde...

Meğer o da beş kuruş para almıyormuş... O da hobi olarak takılıyormuş...

Geçimini nasıl sağlar, çocuklarının okul parası nereden gelir, kira parası nasıl denkleştirilir?

Bunlar meçhul...

Çünkü o da kurnaz...

Hem de şark kurnazı...

* * *

Ne diyeyim bilmiyorum ki?

Vallahi helal olsun sana Hasan...

Helal olsun sana Ali İhsan...

Siz şeytana bile pabucunu ters giydirecek yöntemlerinizle...

Bu Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz tavırlarınızla...

Yağdırın kardeşim hakaretlerinizi, yağdırın...

Nasıl olsa sıyırmanın yolunu bulmuşsunuz...

İNTERNET-CUMHURİYET SAVCISI

mahmutesatbozkurt3uz 

Cumhuriyet savcısı

Lozan'da doktora yaptıktan sonra Atatürk tarafından 'Hukuk
Reformu  yapmakla' görevlendirilen Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt,
savcılar için  'Cumhuriyet Savcısı' unvanının isim babasıdır.
Ata'nın huzurunda 'Hukuk Reformu' için fikir fırtınası
yapılırken, Bozkurt  çok tepki alır ve sıkıştırılır:

 'Neden sadece savcılara Cumhuriyet Savcısı denilir?
 Cumhuriyet Başbakanı,
 Cumhuriyet Bakanı,
 Cumhuriyet Müsteşarı,
 Cumhuriyet Valisi,
 Cumhuriyet Büyükelçisi olmuyor da,
 Neden Cumhuriyet Savcısı?
 Savcılara neden bu imtiyaz?

 Atatürk, Bozkurt'a 'Ne diyorsun?' diye sorar.
 Bozkurt'un cevabı çok net olur:
 *'Çünkü öyle zaman olur ki, cumhuriyeti korumak için
 başbakandan, bakandan, müsteşardan, validen,

büyükelçiden bile hesap sormak  gerekebilir. İşte o
hesabı soracak olan Cumhuriyet Savcısı'dır.'
 *
Atatürk, gülümseyerek hoşnut kaldığını belli eder.

'Devam et  Bozkurt' der.
Cumhuriyet Savcısının bu cumhuriyeti korumak ve kollamak yetkisi hukuk
 reformuna ve Atatürk'ün yorumuna kadar uzanır.
Bugün Cumhuriyet Başsavcısı üzerinde şimşekler çaktırılırken,
bu  anının bir  kez daha yazılması gerekliydi.

Bilen de bilmeyen de öğrensin.

LATİF DEMİRCİ-ATATÜRK&HUMEYNİ

untitled43