Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

ERHAN EVİRGEN

HER MÜNAKAŞANIN TEMELİNDE BİRİSİNİN CAHİLLİĞİ YATAR.

Temmuz 2008 tarihli yazilar (sayfa 1)Temmuz 2008 tarihli diger ogeler resimler , videolar

ÖZAY ŞENDİR-HANGİ NAZLI HANGİ ILIK

930  

Nazlı Ilıcak Türkiye'nin en keskin kalemlerinden biridir.
Buna şapka çıkartmamak haksızlık olur.
Ancak söz konusu derin devlete karşı tutarlılık olunca iş değişiyor.
O zaman tüm şapkaları üst üste takmak gerekiyor.
Niye diyeceksiniz,söyleyeyim:
Nazlı Hanım,Ergenekon soruşturması boyunca yazılarında hem savcı hem de hakimlik yaptı.
Oysa aynı Nazlı Hanım,Susurluk olayından sonra yargının avukatlık kısmındaydı.
Mesela 4 mart 1997 tarihli yazısından bir bölüm aktarayım:
"Eski Özel Harekat Daire Başkanı İbrahim Şahin'i Susurluk olayı patlak verdikten sonra tanıdım, anlattıklarını dinledim ve söylediklerinden ikna oldum.
Bu vatan için tek parmağını dahi taşın altına sokmamış insanlar tarafından pervasızca karalanmasını içime sindiremedim. Hele bu vatanı bölmeye gayret edenlerin , bu ülkeye kastedenlerin, namuslu kişiler gibi ekranlara çıkıp kinlerini kusmalarına, Özel Tim'e çirkef sıçratmalarına hiç tahammül edemem."
Nazlı Hanım sadece bu yazıyla sınırlı kalmadı.
Leyla Koyuncuoğlu'nun Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi arşivinde ilginç bir çalışması var.
O çalışmaya göre Nazlı Ilıcak Akşam Gazetesi'nde Susurluk olayı ile ilgili olarak
Kasım 1996'dan Ocak 1998'e kadar 55 yazı kaleme aldı ve bir de İbrahim Şahin ile röportaj yaptı.
Bakın araştırmada yer alan  ilginç bir satırda neler yazıyor:
"Nazlı Ilıcak'a göre; terörle mücadele eden ülkelerde yasadışı bazı insanlar kullanılıyor, bu durum Türkiye'de neden olmasın? Susurluk Olayının fazla kurcalanmasının milli güvenliği zedeleyeceği yazılarda sık sık vurgulanmış. PKK terörünün çok sınırlı bir bölgede kalmasında Mehmet Ağar, İbrahim Şahin ve Özel Tim'in çok büyük bir rolü olduğunu belirtmiş."
Aslında bu değerlendirmelere de gerek yok.
Nazlı Ilıcak o dönemlerde program yaptığı HBB Televizyonu'nda Bahçelievler katliamının bir numaralı sanığı Haluk Kırcı ile telefon bağlantıları kuruyordu.
Bu bağlantıların içeriğini anlamak için yine yazılara bakmak yeterli.
Nazlı Ilıcak 30 Ekim 1999'da şunları yazmış
:"Sanırsınız, Kırcı, 70 yıl hapiste kalsa Türkiye çetelerden kurtulacak."
Evinde eski İçişleri Bakanı Meral Akşener ve eski Özel Harekat Dairesi Başkanı İbrahim Şahin'i İsmet Berkan gibi gazetecilerle buluşturan Nazlı Ilıcak acaba o dönem derin devlete dair neler düşünüyordu?
Sanırım bu satırlar Nazlı  Ilıcak'ın Susurluk döneminde takındığı tavrı anlatmak için yeterlidir.
Şimdi zurnanın zırt dediği yere gelelim:
Hukuk dışı yolları bazen savunmak bazen de karşı olmak,hukukun dışına çıkılmasına değil kimin çıktığına bakarak hüküm vermek tutarlılık olarak nitelendirilebilir mi?
Nazlı Hanım Ergenekon ile ilgili yazılarında en basit ilişki kırıntılarını bile birilerini suçlu ilan etmek için yeterli buldu.
Firari Kırcı yakalandığı zaman üzerinden çıkan telefon rehberindeki en bildik gazeteci adı Nazlı Ilıcak'tı.
O dönem Saygı Öztürk'ün bu haberini okuyan kimse Nazlı Hanım'ı bir firariyle işbirliği yapmak ya da onunla aynı gruba üye olmakla suçlamadı.
Yani her bulgu, birini daha yargılanmadan suçlu ilan etmeyi gerektirmez.
Nazlı Hanım köşesinde Susurluk ile Ergenekon farklı şeyler diye yazıyor.
Amaç,yöntem ya da kişiler farklı olabilir ancak ikisi de devlet içindeki bir yasa dışı oluşum ve çete faaliyeti suçlamasıdır ve bu noktada aynıdır.
Nazlı Ilıcak'ın bu konuda tutarsızlık kadar can sıkan bir diğer tavrı; bilerek ya da bilmeyerek okuruna yanlış bilgi vermesidir.
Susurluk'ta adı en fazla geçen ve şimdi de Ergenekon sanığı olan Veli Küçük'ün Susurluk Komisyonu'na ifade vermeye gitmediğini yazdı Nazlı Ilıcak.
Bu tamamen yanlış bir bilgi.
Komisyon Veli Küçük,Tansu Çiller ve Özer Uçuran Çiller'in ifadelerine başvurma kararı aldı.
DYP koalisyon ortağı Erbakan'a,Erbakan da Komisyon Başkanı Mehmet Elkatmış'a ağır baskılar yaptı.
Sonuçta ifade kararı tekrar oylandı ve bu üçlünün ifadesinin alınmasına gerek olmadığı kararına varıldı.
Devlet içindeki çetelerin ortaya çıkmasını ya da bu amaca yönelik bir kararı siyaset engellediği zaman Nazlı Ilıcak neden sesini çıkarmadı?
Nazlı Ilıcak'ı eleştirdiğim için bir grubun, "Sen çeteleri mi savunuyorsun?" diyeceklerinden adım gibi eminim.
Ergenekon soruşturmasının sulanmasına karşı çıkmak,bunu eleştirmek çetelere destek vermek değildir.
Bu kadar ses getiren bir soruşturmanın iddianamesinin kuvvetli olması gerektiğini söylemek ya da operasyonu hararetle savunanları tutarlılık konusunda eleştirmek de...

RAUF TAMER-1 YIL ÖNCE

1 yıl önce


39497  

Geçen sene bugün.

Yarın, öbürgün.


Yani tam bu günler.

Seçim olacak, herkes hür iradesiyle oy kullanacak ve bütün krizler aşılacaktı. Evet, Türkiye 22 Temmuz’a odaklanmıştı.

Çünkü seçim ümittir, seçim çaredir. Seçim, daima taze bir başlangıç’tır.

***

Geçen sene bugün.

Tam bu günler.

“Kime oy vereceğiz” diye herkes birbirine soruyordu.

Bir arkadaşım cebinden bir kağıt çıkardı, kamuoyu araştırmalarındaki son durum diyerek bana uzattı. Baktım, en tepede yüzde 48 yazıyordu.

Daha neler... Epey güldüm.

***

Sonra 22 Temmuz geldi... Sonuçlara bakıp tam herkes birbiriyle tartışıyordu ki ve herkes tam birbiriyle didişiyordu ki, Başbakan balkona çıkıp bir konuşma yaptı.

Evlerdeki tansiyon birdenbire düştü. Kırgınlıklar bitti, öfkeler dindi.

Hep öyle gidecek zannettik.

***

Bir yıl önce, bir yıl sonra.

Neredeydik? Şimdi neredeyiz?

1 yıl önce bugünler, Ergenekon Destanı yoktu, kapatma davası yoktu, medya orduları henüz karşılıklı mevzilenmemişti.

Yarın öbürgün seçim olacaktı.

Seçim daima ümittir. Çaredir.

Taze bir başlangıçtır.

Ne bileyim ben.

Öyle zannettik.

***

Gelecek sene bugünler, nerelerde olacağız acaba?

Tek ümidim:

Bundan kötüsü olmaz.

Çünkü şu anda, sinir sistemlerimiz çökmüş, morallerimiz yıkılmış, birbirimize güven duygumuz dibe vurmuştur.

Demek ki, bundan kötüsü olamayacağına göre, her geçen gün biraz daha iyi’ye gideceğiz.

Tıpkı yüzgöz olmuş evliliklerin artık kerhen devamı gibi...

Kimse yıkamaz.

Anlaşıldı mı?

 

BEKİR COŞKUN-ASKERLER

mehmet5  

Askerler...


DOKTORUNA "doktor", mühendisine "mühendis", polise "memur bey", müdüre "sayın müdür", öğretmene "hoca" der halkımız.

Ama asker gördü mü...

Tüm rütbelilere "komutanım" derler Anadolu’da.

Çünkü Türkler askerlerini severler.

*

Ama yobaz sevmez...

İslam ülkeleri arasında, Batı uygarlığına yakın tek devlet asker eliyle kurulduğu için... Ve yobazın karanlık-ilkel dünyası o devrim yasaları ile engellendiği için...

Şimdi dahi; devrim yasalarını silip yerine getirmek istedikleri "dinci devlet"e en büyük engeldir askerler.

Bu yüzden hedeflerinde askerler var.

Kravatlı mollalar, askerleri ürkütüp sindirebilirlerse, kendi özlemlerindeki rejimlerini kurabilecekler.

Yoksa, yok...

*

Ve bunu yapıyorlar şimdi...

Üç yöntemleri var:

Birincisi; iktidara yalakalık yapıp bir avanta peşinde olan ikiyüzlü "aydın"ları... Ya da dinciden demokrasi bekleyecek kadar aptal olan "demokrat"ları bulup bulup Allah’ın günü askerlere saldırtmak...

İkincisi; suça karışmış kimi eski-yeni, rütbeli-rütbesiz askerleri cımbızla seçip tüm askerleri karalamak...

Üçüncüsü; cumhuriyetin başına gelenleri görüp sessiz kalmayan yürekli askerlerden emekli olanları yargının karşısına çıkartarak tüm askerleri korkutmak...

(........)

İşte:

Bizler askerlerin darbe yapmasını ya da kendi yapılarında olmayan demokrasiyi ikide birde "rayına oturtmaya" kalkmasını istemeyiz.

Ama, Türk ordusu, her zaman varlığımızın ve bağımsızlığımızın güvencesidir.

O bizim ordumuz...

Bu linçler, bu hakaretler, bu saldırılar haksızlık.

Günah...

Türkiye geceleri derin uykudayken, uzaktaki dağlarda ulusuna o huzurlu uykuyu vermek için ölenlere haksızlık...

Ve siz o ordunun, ömrü boyunca terörle savaşmış generalini "terörist" diye, bir hırsızmış gibi içeri attınız...

Öyle mi?..

YENİÇAĞ-CEZAEVİNDEN MEKTUP VAR

_9615_m  

Yenerer’den Balbay’a tepki
Ümranİye soruşturmasında tutuklanan gazeteci Vedat Yenerer, gözaltına alınıp tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan gazeteci Mustafa Balbay’ın, açıklamalarına tepki gösterdi. Yenerer, “Balbay, ’Vedat Yenerer Cumhuriyet’ten gayri ahlaki nedenlerden kovulmuştu’ iftirasının hesabını mahkemede verecek” dedi.


Vedat Yenerer’den mektup var
Mahkemede hesaplaşacağız
Gazeteci Vedat Yenerer, Balbay’ın kendisi hakkındaki sözlerine sert tepki gösterdi


Ümraniye soruşturmasında tutuklanan gazeteci Vedat Yenerer, cezaevinden YENİÇAĞ’a mektup gönderdi. Aynı soruşturmada gözaltına alınan gazeteci Mustafa Balbay’ın, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmasının ardından kendisiyle ilgili yaptığı açıklamalara tepki gösteren Yenerer, “Mahkemede hesaplaşacağız” dedi.


Bu neyin paniği?
Yenerer, “Sabah programında Mustafa Balbay, beni dehşete düşüren, aşağılayan, ailemi zor duruma düşüren bir iftira attı. Şoke olmuş durumdayım. Konuşmasında benim adımı da zikrederek, ’Bana, Vedat Yenerer’in sitesinin sana neden ödül verdiğini sordular. Sitenin adını bile bilmiyorum. Zaten Vedat Yenerer Cumhuriyet’ten gayri ahlaki nedenlerden kovulmuştu. Hazzetmediğim biri. Ödülü de almadım’dedi. Eşim telefonda ağlıyor. Bu iftirayı kabul edemem. Yenilir yutulur gibi değil” dedi. Yenerer, mektubuna şöyle devam etti: “Çalıştığım dönemde hiçbir disiplin soruşturması geçirmediğim gibi, geride ne bir yalan haber, ne gayri ahlaki bir dava ne de yüz kızartıcı bir olay bırakmamışımdır. ’Gayri ahlaki nedenler’ iftirasını ispat etmek zorundadır. 2005 yılı Aralık başında kendisini aradım. Kuvai Milliye ruhunu devam ettirdiğini düşündüğümüz kişilere yılın kuvvacısı ödülü veriyoruz. Eğer kabul ederse sana da vermek istiyoruz, dedim. O da ’Ah... Çok teşekkür ederim. Tabi ki kabul ederim vs. vs.’dedi. 15 gün sonra ödül töreni vardı. Tekrar aradım. ” Çok yoğunum gelemeyebilirim “ dedi. Sonuçta törene gelmedi. Ben de ödülünü gönderdim. Şimdi inkâr etmesini anlayamadım. Kaldı ki ödül almak vermek suç değildir. Bu neyin paniği?..”V

YILMAZ ÖZDİL-BALIK HAFIZASI

147842927_c0462b9414 

Balık hafızası


"Ecevit kişisel hırsından gitmiyor."

"Mesaisini yerine getirmekten aciz."


"Ülkeyi hastaneye çevirme!"

"Kendine zulmetme, çekil!"

"Millete kıyma, bırak!"

"Ölümün ertelenmesi, ötelenmesi, hayatın yaşandığı anlamına gelmez..."

"Mazereti var... Yaşlılık!"

"Çekilmesini bilmiyor."

"Ecevit görevinin başında olduğunu söylemiş... Ne olur güldürme bizi!"

"Fiziken çökmüş."

"Bitmiş bir insan."

"Topluma yararlı olmaya değil, anca kendini ayakta tutabilmeye çalışıyor."

"Git."

"Çekil."

"Yerinden ve merkezden olmak üzere, iki yönetim şekli vardır... Şimdi, hastaneden ve evden yönetim çıktı!"

"Anlaşılan o ki, insan yaşlanınca gerçekleri daha az görüyor, hırsı artıyor. Hastane raporları bile zoraki veriliyor."

"Her tarafı kırılıp dökülüyor."

"Çelik korselerle duruyorsun."

"Düş milletin yakasından."

*

Kime ait bu laflar?

Tayyip Erdoğan’a.

*

Ne yazıyorlar şimdi?

"Darbeci emekli generaller, Ecevit’e çekil baskısı yaptı."

*

Hep söylerim... Bu yalaka gazetecilerin en güvendiği konu, "balık hafızası..."

Kendi yazdıklarını unuttukları için, okuyanlar da mutlaka unutmuşlardır diye tahmin ediyorlar.

BEKİR COŞKUN-DİNGİL

bekir-coskun  

Dingil...

BEN sadece "dingil"i yazmıştım:

Genelde kamyonlarda iki tekerleği birleştiren, borumsu, içi boş demir...

Dingil...

İki türlü dingil vardır:

Tek dingil, çift dingil...

(.........)

Yazımda isim yoktu.

Yani "Dingil" kim, belli değildi.

Ama AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat "Dingil benim" diye beni mahkemeye verdi.

Nerden çıkarttı?..

Nasıl anladı, bilemeyiz...

Hem de iki dava birden; birisi tazminat davası, para talep ediyor... İkincisi ceza davası, yani hapis...

Avukatım Şehnaz Yüzer’in bildirdiğine göre, Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı geçen gün ceza istemi davasında "Kovuşturmaya yer olmadığına" karar verdi.

Kararda, "Basının görevi, toplumu ilgilendiren tüm olaylar hakkında, halkı objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde aydınlatmak, düşünmeye çağıracak yolda tartışmalar açmak, yöneticileri eleştirmek ve uyarmak, bireyleri içinde yaşadığı toplumun ve yaşadığı ülke sorunları yönünden bilinçlendirmek olduğuna göre. (...) Kovuşturmaya yer olmadığına..." deniliyor.

Bence ders niteliğinde bir karar.

*

Dingile gelince...

Beni, kamu düzenine karşı suç işlemekle suçladığı günlerde, yabancı medyaya Cumhuriyet’in bir "travma" olduğunu söylemesi geliyor aklıma.

Bunun adı nedir bilemem...

Bu Cumhuriyet’in okullarında okuyup diploma alan, şirketler kurup zengin olan, ayda 15 milyar maaşla milletvekili koltuğuna oturan...

O Cumhuriyet’e bağlı kalacağına namusu ve şerefi üzerine yemin eden...

Ama Cumhuriyet’i kuranlara hakaret edip "travma" diyen bir insana ne denir?..

Adı nedir?..

Neye benzer?..

Ne gibidir?..

Artık siz bilirsiniz.

*

Sözlüklerde dingilin bir diğer anlamı; cambazların yürüdükleri telin üzerinden düşmemek için ellerinde tuttukları uzun sırık:

Dingil...

N.HİKMET RAN

Project_0001 

YILMAZ ÖZDİL-ENTERESAN

untitled11 

Enteresan


"Kız pişman oldu, galiba sevgilisine geri dönüyor" da diyebilirsin, "kız affetmiyor, galiba sevgilisinden ebediyen ayrılıyor" da diyebilirsin... Öyle muallakta kalır ki, her seyirci başka sonuç çıkarır.

*

Başsavcı’nın iddianame açıklaması, işte bu tür entel "Fransız filmleri" gibiydi...

Sonunu seyirciye bıraktı!

*

Doluştuk salona...

Işıklar söndü.

Güzel güzel seyrediyorduk.

Tam düğüm çözülecek...

Şak diye bitti!

*

"5 dakka aradır, bitmemiştir herhalde"
diye sağa sola bakınıyorduk ki, kapılar açıldı, salonu boşaltıyorlar, iyi mi...

Popcorn elimizde, kalakaldık.

*

Şimdi çıkıp "anlamadım ki birader, n’oldu sonunda yani" desen, "sen sanattan ne anlarsın" diyecekler... "Anladım" desen, "bana da anlatsana" diyene, ne cevap vereceksin? En güzeli, akil adam ayaklarıyla düşünceli bir ifade takınıp, "enteresan" demek.

*

Çünkü, gördüğümüz kadarıyla, darbe günlüğüne dayanan darbe girişimi var, darbe günlüğü henüz iddianamede yok. 13 ayda hazırlanmış iddianame var, henüz içinde paşalar yok. "Bunlar nükleer silah yapacaktı" deniyor; en önemli delil, el bombaları, imha edilmiş...

Kasa, zaten öldü.

*

Enteresan.

NOT:

Yazıya noktayı koyduk... "Başrolde" denilen Sinan Aygün serbest bırakıldı.

Enteresan ötesi oldu.

FATİH ALTAYLI-AGARTHA

agartha 

Agartha

Savcı Zekeriya Öz, Ergenekon’u Agartha’ya bağlamış. 
Daha önce Şemdinli Savcısı Sarıkaya da benzer bir tavırla, Şemdinli soruşturmasını Malazgirt Zaferine kadar götürmüştü.
Saadettin Tantan isimli zatı şahane de “Tapınak şövalyelerinden”  söz ederek kafaları karıştırmıştı.
Agartha hepsinin üzerine tüy dikti.
Çünkü Agartha, efsanevi Atlantis ve Mu’dan kalma bir “Ülke”
Atlantis’in ve Mu’nun yok olmasından sonra bu iki efsane ülkenin bilim adamları ve önde gelenleri Agartha’yı kurmuşlar.
Agartha’nın yerini kimse bilmiyor.
Efsaneye göre Orta Asya’da dağların altında kurulmuş bir yeraltı ülkesi.
Yeri net değil. Altay dağlarının, Himalayalar’ın, Pamir dağlarının altında bir yerlerde.
Burası aslında dünyanın gizli yönetim merkezi.
İlk yoğun biçimde gündeme gelmesini sağlayan Teozofinin kurucusu Elenora Petrovna Blawaski’nin Le Doctrine Secret isimli kitabı.
James Churchward isimli bir bilimkurgu tarihçisinin “Children of ancient Mu” kitabını okuyan Atatürk bile bu konuyu ciddiye alıp araştırmış.
Türklerin var oluş efsaneleri ile Agartha efsanesi arasında benzerlikler Atatürk’ü bu konuyu incelemeye itmiş. 
Daha sonra Hitler Agartha’ya ilgi duymuş.
Himler’i görevlendirmiş ve Agartha’yı bulmak için bazı SS subayları Hindistan ve Nepal’e ekspedisyonlar yaptırmış.
Bazı bildik isimlerin aslında Agartha’lı oldukları da iddia edilir.
Mesela ünlü matematikçi Pitagoras’ın.
Pitagoras’ın aslında Agartha’dan gelen bir Hintli olduğu ve gerçek adı olan PeterGuru’nun daha sonra Pitagoras olarak söylendiği iddia edilir.
Bugünkü Matematiğin  temellerinin Hindistan’da atılmış olması da bu inancı güçlendiren bir başka unsurdur.
Hatta bir dönem Türkiye’de metafizikle ilgilenen iki ayrı dernek bu nedenle birbirine dava açmıştı.
Bunlardan biri Atatürk’ün Sirius gezegeninden geldiğini iddia ederken, bir diğeri Agartha’lı olduğunu öne sürüyordu.
Sonunda konu mahkemelik olmuştu.
Agartha şimdi Ergenekon iddianamesinde.
Hayırdır inşallah!

FATİH ALTAYLI-DARBE NOTLARI

19364 

Darbe kayıtları mı var!

Bir kaç gün önce önemli, yüksek rütbeli bir komutan ziyaretime geldi. Kendisi adına çok önemli bilgileri bana ulaştıracak bir baka yüksek rütbeli askerle görüşüp görüşemeyeceğimi sordu.
“Görüşürüm” dedim.
“Vereceği bilgiler önemlidir. Dikkate almanızı tavsiye ederim” dedi.
Daha sonra söz konusu kişiyle buluştuk.
O da hayli önemli bir isimdi.
İlginç olaylar anlattı. Anlatılanların bir bölümü Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’le ilgiliydi.
Naklediyorum.
“Özden Örnek Paşa, oramiralliğe yükseleceği zaman İlhami Erdil karşı çıkmıştı. Özden Örnek bunu unutmadı. Komutan olunca bunun acısını İlhami Erdil’i özel harcamaları nedeniyle hakim karşısına çıkartarak çıkardı. Her şey öyle başladı” dedi
Alakayı anlamamıştım.
“Bu bir ilkti. İlk kez bir kuvvet komutanı hapse böyle girdi. Sihir bozuldu. Hem de bir büyük askeri yolsuzluktan falan değil, ailenin harcamalarından hapse girdi”
Devam etti.
“Özden Örnek’in çocukları ile ilgili yazdıklarınız var ya, çok önemli bir noktaya bilerek veya bilmeyerek bastınız. Gerçekten bazen çocuklar büyük sıkıntı yaratıyor” dedi.  ve sözü Burak Örnek’e getirdi.
“Burak Örnek iş hayatına rahmetli Güven Erkaya sayesinde başladı. Erkaya, Burak Örnek’i Doğuş Grubunda işe sokmuştu. Galiba o zaman Doğuş’un olan Makro’ları yönetiyordu. Sonra Doğuş grubundan kovuldu. Sonra garip işlere girdi.”
“Nasıl garip işler” diye sordum.
“Ankara’da silah işi yapanlarla, askeri ihalelere girenlerle diyalog kurdu. Yalçın ailesiyle görüşüyordu. Sonra Ankara’da silah taciri Mehmet Durmaz’ın yanına girdi. Ortak oldukları söylendi ama kesinlik kazanmadı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın GENESİS projesi için uğraşıyorlardı.”
“Nedir bu Genesis projesi”
“Gemi sevk ve idaresiyle ilgili bir proje”
“Sonra”
“Sonra Çalık Grubu Burak Örnek’e iş teklif etti. O sırada babası da Deniz Kuvvetleri Komutanı olmuştu”
“İş teklifi Çalık’tan mı geldi”
“Bildiğimiz kadarıyla öyle. Yine bildiğimiz kadarıyla çok önemli bir siyasetçinin tavsiyesiyle olmuş.”
“Bu anlattıklarınızın Özden Örnek’in günlükleriyle ne alakası var”
“Oraya geliyorum. Şu kadarını söyleyeyim. Özden Örnek hayatında bir gün bile günlük tutmadı”
“Allah Allah. O yayınlananlar nereden çıktı”
“Bakın aslında eski komutanımız Hilmi Özkök’ün sözleri çok önemli”
“Hangi sözleri?”
“Günlükler var da diyemem, yok da diyemem dedi ya. İşte anahtar orada”
“Ben yine anlamadım kusura bakmayın”
“Bakın günlük tutmak bir alışkanlıktır. Günlük tutanlar sürekli tutarlar. Bir süre tutup bırakmazlar. Özden Örnek Paşa’nın günlükleri diye yayınlananlar sadece belirli, kısa sayılabilecek bir dönemi kapsıyor. Çünkü bunlar günlük değil”
“Ne o zaman”
“Acele etmeyin anlatacağım”
“Çankaya Köşkü’nü bilir misiniz?”
“Bilirim.”
“Peki arka bahçesindeki komutan villalarını”
“Hayır. Hiç görmedim”
“Kökün arkasında komutanların villa şeklinde, müstakil lojmanları vardır. Her şey orada başladı. Özden Örnek Paşa bir gün komutanları lojmanına davet etti. İlk konuşmalar orada yapıldı”
“Darbe konuşmaları mı?”
“Darbe demeyelim. Bu hükümetten, AKP hükümetinden nasıl kurtulabiliriz konuşmaları”
“Darbe heveslileri de var gibi duruyor günlüklerde”
“Onlardan her zaman vardır. Her rütbede vardır. Kurumsal olarak TSK’nin tavrı önemlidir. Lafı dağıtmayalım. Her şey evde yapılan bu toplantıyla başlıyor. Sonra Gölbaşı toplantıları var. Oralarda çok şeyler konuşuldu.”
“Dönemin Genelkurmay Başkanı’nın bu toplantılardan haberi var mıydı?”
“Resmen yoktu. Mutlaka bazı şeyler kulağına gidiyordu ama bu konuların da bir şekilde  açıldığı resmi toplantılar dışında, gayrı resmi hiç bir toplantıya  Hilmi Özkök katılmadı. Çağrılmadı zaten. O sohbetlerde yer almadı. ”
“Günlüklere dönersek”
“Dediğim gibi ortada günlük falan yok. Ancak Özden Örnek bu toplantıları kaydetmiş.”
“Nasıl kaydetmiş!”
“Basbayağı kaydetmiş. Ses kaydı  yapmış. Sonra bunları evinde bilgisayara aktarmış. Konuşmalar canlı canlı, herkesin sesinden bantlarda mevcut”
“Hangi amaçla”
“Bilmiyoruz. Tedbirden olabilir. Başka nedenle olabilir. Bunlar Özden Örnek’in bilgisayarındaydı. Özden Örnek, her toplantı sonrası bunları bilgisayarına aktarıyormuş. Bu kayıtların varlığı kadar önemli olan bunların nasıl ortalığa döküldüğüdür”
“Nasıl döküldü?”
“Ben size sorayım. Özden Örnek’in evine polis baskını yapıldı mı?”
“Hayır”
“Evine hırsız girdiği yolunda bir bilgi, bir rapor var mı?”
“Hayır”
“Peki Özden Örnek kendisini de sıkıntıya sokacak bu bilgileri sızdırır mı?”
“Hayır”
“İşte işin özü burada. Bir adamın bilgisayarına kim ulaşabilir? Elbette ki, en yakınları.”
“Yani”
“Yanisi şu. Özden Örnek’in bilgisayarındaki bu bilgiler, belki de biraz üzerinde oynanmış olarak AKP’ye yakın birilerine, Özden Örnek’e yakın birileri tarafından sızdırılmış olabilir.”
“Burak Örnek mi?”
“Burak Örnek’in ilişkilerini takibe almak lazım. Pazar günleri hangi NATO müteahhidiyle buluşuyor. Kimlerle arkadaşlık ediyor. Kimlerle takılıyor. Kimlerle çalışıyor. Babası emekli olduktan sonra çalıştığı şirketten ayrılmak üzereydi. Sonra birdenbire darbe günlükleri ortaya çıktı.”
“Bu ne demek?”
“Ne demekse o demek. Ha bununla ilgili bir şey daha ekleyeyim. Burak Örnek’in nişanına bir bakmak lazım. Aile arasında bir nişandı. 25 kişi davetliydi ve aileden 25 kişi arasında bir de işadamı vardı. Herhalde bu nişanın kayıtları vardır. Bakın bakalım neler göreceksiniz”